olaygazetecilik @ hotmail.com

İnsan en çok neyi kırar, biliyor musun?
Başkasını değil; kendini.
Üstelik çoğu zaman bunu “haklılık” ambalajına sararak yapar.
Kırmak aktif bir fiildir. Sesini sertleştirir, kelimelerini sivriltir, suskunluğunu cezaya dönüştürürsün. Kırılmak ise pasiftir; maruz kalırsın, içine çekilirsin, fark edilmeden parçalanırsın. Toplum bu iki hali aynı terazide tartmaz. Kıran güçlü sanılır, kırılan zayıf.
Kırmak çoğu zaman güçten değil, kendini tutamamaktan doğar. İnsan sınırını kaybettiğinde kırar. Ölçüsünü yitirdiğinde, merhameti elinden kaçırdığında. Kırılmak ise her zaman zaaf değildir. Bazen inceliğin, bazen derinliğin bedelidir. Elbette her kırılan masum; her kıran da güçlü değildir. Bu ayrımı yapamayan bir dil, ahlaki değil; hoyrattır.
Bugün en çok alkışlanan insan tipi “kırılmayan” insandır. Hiç etkilenmeyen, hiçbir sözün içine işlemediği, sarsılmayan insan. Oysa bu çoğu zaman bir tükenmişlik belirtisidir. Kırılmamak her zaman güçten gelmez. Bazen duygusal bir felçtir. Canı acımadığı için değil, acıyı artık ayırt edemediği için kırılmaz insan.
Kırılmayan insan, başkasını kırdığını fark etmez.
Çünkü kendinde ölçü yoktur.
Acının terazisi bozulmuştur.
İçinde bulunduğumuz zaman bize “kırmamayı” değil, “kırılmamayı” öğretir. Aradaki fark hayati. Kırmamak ahlaki bir tercihtir; kırılmamak ise çoğu zaman bir savunma refleksi. Zırh kalınlaştıkça kalp sertleşir. Kalp sertleştikçe kırmak sıradanlaşır. Ve bu sıradanlık “hayatın gerçeği” diye sunulur.
Bugün kimse kimseyi bağırarak kırmıyor.
Kırmak inceldi.
Kırmak sessizleşti.
Cevap vermeyerek kırıyoruz.
Görüp geçerek kırıyoruz.
“Sonra konuşuruz” deyip hiç dönmeyerek kırıyoruz.
Bu dönemin en rafine şiddeti sessizliktir. Çünkü iz bırakmaz. Ama iz bırakmadığı için inkâr edilir. İnsan artık kaba olduğu için değil, umursamadığı için yaralıyor. Bu, bağırmaktan daha derin bir hasar bırakır. Çünkü insan sesle değil, yok sayılarak çözülür.
Kırılmak ise ayıp sayılır. “Bu kadar alıngan olma”, “Hayat böyle”, “Abartıyorsun.”
Bu cümleler masum değildir. Sorumluluğu davranıştan alır, tepkiye yükler. Böylece ahlaki denge ters yüz edilir. Yarayı açan değil, yarayı taşıyan suçlanır.
Oysa insan kırılabilir. Bu bir eksiklik değildir. Kırılabilen insan hâlâ canlıdır, hâlâ temas halindedir. Asıl tehlikeli olan kırılmak değil, kırıldığını inkar etmektir. Çünkü inkar edilen her yara, bir gün başkasını yaralamak için geri döner.
İnsan kırıldığında iki yol ayrımına gelir. Ya kıranlara benzeyecektir ya da kırmamayı öğrenecektir. Birincisi kolaydır; ikincisi ağır. Çünkü kırmamak irade ister. Dilini tutmayı, öfkeyi işlemeyi, gücü sınırlamayı gerektirir.
Kırmamak, haklıyken susabilmektir.
Kırmamak, kazanabilecekken vazgeçebilmektir.
Kırmamak, yükselmek için ezmemektir.
Çünkü bugün haklılık kutsanır. “Ben doğruyum” cümlesi kurulduğu anda vicdan geri çekilir. Haklılık, merhameti lüzumsuz gören bir puta dönüşür. İnsan en çok haklıyken kırar. Çünkü kendini denetleme ihtiyacı hissetmez. Oysa insanı insan yapan şey haklı olması değil, haklıyken ne yaptığıdır.
Haklı olduğu halde kırmayan insan azdır.
O azlık, ahlakın hala ölmediğinin tek kanıtıdır.
Kırılmamak adına kalbini taşlaştıranlar, bir süre sonra kimseye zarar vermediklerini sanırlar. Yanılırlar. Taşlaşan kalp, dokunduğu her şeyi çatlatır. Merhamet yoksa adalet de yoktur. Empati yoksa hak da yoktur. Geriye yalnızca güç oyunları kalır.
İnsan hayatta kalmak için neyi feda eder?
İnceliğini mi, vicdanını mı, merhametini mi?
Eğer cevap “evet” ise, kırılmamak pahasına insanlıktan vazgeçilmiş demektir.
Bazı insanlar kırılmaz; çünkü içleri boştur.
Bazıları kırılır; çünkü içleri doludur.
Mesele hiç kırılmamak değildir.
Mesele kırıldığında neye dönüşeceğini bilmektir.
İnsan, kırılmayı göze alabildiği ölçüde insandır.
Ve başkasını kırmamayı başardığı ölçüde olgundur.