olaygazetecilik @ hotmail.com

Koşullu Benlik Değeri Sendromu:
Sevildiğin Kadar Mı Varsın, Başardığın Kadar Mı?

İnsan hayatını kendi kararlarıyla yönettiğini düşünür.
Oysa birçok davranış, bir tercihten değil; içeride kurulmuş bir zorunluluktan doğar.
Bu zorunluluk dışarıdan dayatılmaz.
İçeride işleyen bir sistem tarafından üretilir.
Ve o sistem tek bir kabul üzerine kuruludur:
“Ben, ancak yeterliysem değerliyim.”
Bu bir düşünce değil, bir işleyiştir.
İnsan sadece yaşamaz; kendisini sürekli ölçer, değerlendirir ve buna göre düzenler.
Başkalarının değerlendirmesini beklemez; kendini onların gözünden izleyerek yaşar.
Baskı dışarıdan değil, içeriden gelir.
Bu yüzden çaba her zaman özgür değildir.
İnsan daha çok çalışır, daha çok üretir, daha çok ilerler.
Dışarıdan bakıldığında bu bir disiplin gibi görünür.
Oysa içerideki hareketin yönü farklıdır:
Bu bir gelişim süreci değil, değer üretme çabasıdır.
Ve değer üretmeye çalışan insan, zaten kendisini yeterince değerli hissetmeyen insandır.
Koşullu benlik değeri, insanın kendisini reddetmesiyle değil;
kendisini belirli şartlara bağlayarak kabul etmesiyle oluşur:
“Yeterince iyi olursam, kendimi kabul edeceğim.”
Bu yapı rasyonel görünür.
Ama burada hareket, ilerlemek için değil; eksiklik hissini bastırmak içindir.
Bu nedenle kişi yaşamak yerine kendisini değerlendirir.
Yaptığı her şey bir ölçüye dönüşür:
Yeterli mi?
Daha iyisi mümkün mü?
Bu beni değerli yapar mı?
Bu soruların ortak özelliği şudur:
Cevapları hiçbir zaman tamamlanmaz.
Çünkü referans noktası içeride değil, dışarıdadır.
Dış dünya ise sabit değildir.
Bu yüzden insan hiçbir zaman “yeterli” hissetmez.
Gelişmek ile kendini kanıtlamak aynı şey değildir.
Ama bu yapı içinde bu fark kaybolur.
İnsan geliştiğini zanneder.
Oysa çoğu zaman yaptığı şey, değersizlik hissini düzenlemektir.
Disiplin sandığı şey her zaman irade değildir.
Çoğu zaman, korkunun organize olmuş halidir.
Bu yüzden başarı nötr bir sonuç değildir.
Bazı insanlar için başarı bir hedef değil, içsel huzursuzluğu düzenleyen bir araçtır.
Ve araç haline gelen hiçbir şey, doyum üretmez.
Bu yapı yalnızca kişinin kendisiyle ilişkisini bozmaz.
Başkalarıyla kurduğu ilişkiyi de dönüştürür.
İnsan sevilmek için değil, onaylanmak için ilişki kurar.
Karşısındaki kişi bir özne olmaktan çıkar; bir referans noktasına dönüşür.
İlişkiler derinleşmez, işlevselleşir.
Bu yapının kökeni çoğu zaman erken yaşantılarda oluşur.
Çocuk, olduğu haliyle değil; belirli davranışları sergilediğinde kabul görüyorsa, zihninde şu denklem kurulur:
“Sevilmek için yeterli olmalıyım.”
Yetişkinlikte bu denklem değişir:
“Değerli olmak için bir şey yapmalıyım.”
Kişi bağımsız olduğunu zanneder.
Oysa yalnızca ölçütler içselleşmiştir.
İnsan, başkalarının beklentilerinden kurtulsa bile, kendi beklentilerinin esiri olmaya devam eder.
Dünya bu yapıyı yalnızca üretmez; ödüllendirir.
Çünkü kendini sürekli kanıtlamak zorunda hisseden bireyler daha çok çalışır, daha geç durur.
İnsan zamanla kendisini bir özne olarak değil, bir performans alanı olarak görmeye başlar.
Ve performans üzerinden kurulan bir benlik, güvenli değildir.
Kişi başkalarına değil, kendisine yabancılaşır.
Ne hissettiğini değil, ne hissetmesi gerektiğini düşünür.
Ne istediğini değil, ne istemesi gerektiğini hesaplar.
Hayat deneyimlenen bir süreç olmaktan çıkar, yönetilen bir projeye dönüşür.
Bu döngüden çıkış daha fazla çabayla mümkün değildir.
Çünkü sorun çaba eksikliği değil, değerin yanlış yerde aranmasıdır.
Kırılma noktası şudur:
İnsan, değerini kazanması gereken bir şey olarak görmeyi bıraktığında sistem çözülmeye başlar.
Hiçbir şey başarmadığın bir günün sonunda kendinle kalabiliyor musun?
Eğer kalamıyorsan, mesele başarısızlık değildir.
Başarı senin için bir hedef değil, bir düzenleyicidir.
Ve insan, sığındığı şeyin içinde özgür olamaz.