Bu hafta sonu İstanbul sokaklarına çıkarken zihnimde tek bir soru vardı: Herkesin dilindeki o ağır geçim derdi sokağa nasıl yansıyor? Haber bültenlerinde, pazar tezgâhlarında ve dost meclislerinde ana gündem maddesi olan zamların, insanların hayat ritmini nasıl yavaşlattığını kendi gözlerimle görmek istedim. Ancak karşılaştığım manzara, teorideki ekonomik daralma ile pratikteki toplumsal hareketlilik arasındaki o uçurumu tüm çıplaklığıyla önüme serdi.
Sahil yoluna saptığım an, huzurlu bir deniz havasından ziyade bir kaosun içine düştüm. Sağlı sollu park etmiş araçlar yetmezmiş gibi, yolun bir şeridini tamamen işgal eden "çift sıra" parklar trafiği düğümlemişti. AVM’lerin girişindeki o bitmek bilmeyen araç kuyruklarını, adım atacak yer kalmayan zincir market reyonlarını izlerken insan sormadan edemiyor: Eğer herkes geçim derdindeyse, bu iğne atsan yere düşmeyen kalabalıklar nereden geliyor? Bu durum ilk bakışta bir refah göstergesi gibi algılanabilse de aslında çok daha derin bir toplumsal psikolojinin yansıması. Büyük hayallerin, ev ya da araba sahibi olma umutlarının rafa kalktığı bir dönemde insanlar, ellerinde kalan son kurşunları anlık bir nefes alabilmek için harcıyor.
Cüzdanlardaki boşluk sanki sokaklardaki dolulukla maskeleniyor. Zincir marketlerdeki o tıkabasa sepetler bir bolluktan ziyade, "yarın daha pahalı olacak" korkusunun yarattığı bir stoklama refleksini andırıyor. İnsanlar evde oturup fatura hesaplamak yerine, kendilerini dışarıya, ışıklı vitrinlerin ve kalabalık sahillerin kucağına atarak bir nevi kolektif bir unutuşu yaşıyorlar. Nihayetinde İstanbul bize yine o meşhur paradoksunu sunuyor: Bir yanda ay sonunu getirememenin ağırlığı, diğer yanda ise trafikten milim ilerleyemeyen o "pahalı" kalabalıklar. Gördüğümüz bu tablo, belki de refahın bir kanıtı değil, sadece bir şeylerin ters gittiğini gizlemeye çalışan devasa bir maskeden ibaret.



