İnsan İnsana
“İnsan insanın şifasıdır.”
Doğan Cüceloğlu
İnsan, biyolojik olarak anne karnında tamamlanan, ancak psikolojik ve sosyal olarak ömrün son nefesine kadar inşa edilmeye devam eden, statik olmayan dinamik bir canlıdır. Bu inşa süreci, tek başımıza ıssız bir adada, kendi kendimize tuğla ördüğümüz müstakil bir şantiye değildir. Bizler, birbirimizin gözlerinin içine bakarak, birbirimizin sesini duyarak, onaylayarak, reddederek ve en önemlisi birbirimize çarparak şekil alırız.
Gündelik hayatın koşturmacası içinde, çoğumuz iletişimi sadece kelimelerin havada uçuştuğu, ses dalgalarının kulak zarına çarptığı mekanik, biyolojik bir süreç sanırız. Bir insanla karşı karşıya geldiğimizde, farkında olalım ya da olmayalım, ruhumuzun derinliklerinden ona şu örtük soruyu sorarız: "Beni görüyor musun? Beni duyuyor musun? Ben senin için önemli miyim?" İşte İnsan İnsana, bu can alıcı sorulara verilen cevapların niteliğini inceler. Eğer karşınızdaki insan konuşurken siz saate bakıyor, telefonunuzu kurcalıyor ya da zihninizde ona vereceğiniz bir sonraki cevabı hazırlıyorsanız, ona verdiğiniz gizli mesaj şudur: "Seni görüyorum ama seni önemsemiyorum. Benim zihnimdeki gürültü, senin varlığından daha değerli." Bu durum, karşı tarafta derin bir değersizlik hissi yaratır ve bağ kurma ihtimalini tamamen ortadan kaldırır.
Toplum olarak en büyük yanılgılarımızdan biri, çok konuşmayı çok iyi iletişim kurmakla karıştırmaktır. Kahvehanelerden televizyon ekranlarına, aile meclislerinden sosyal medya platformlarına kadar her yer, herkesin aynı anda konuştuğu ama kimsenin kimseyi gerçekten dinlemediği birer "sağır diyaloglar" arenasına dönüşmüş durumda. Herkes kendi monoloğunu bir diğerinin yüzüne doğru haykırıyor, kendi doğrusunu mutlaklaştırmaya çalışıyor. Doğan Cüceloğlu, bu durumu ince bir şekilde analiz ederken, insanın çocukluktan itibaren geliştirdiği "maskelerden" ve savunma mekanizmalarından bahseder. Kültürel kodlar, aile içi baskılar ve toplumsal beklentiler, bizi olduğumuz gibi değil, olmamız istendiği gibi davranmaya zorlar. Çocuklukta anne babanın takdirini kazanmak için giyilen o görünmez kıyafetler, yetişkinlikte karakterimizin üzerine yapışan birer zırha dönüşür.
Maskelerle yaşayan insan, samimi bir ilişki kuramaz. Çünkü ilişkiyi kuran kendisi değil, yüzüne taktığı maskedir. İki maske karşı karşıya geldiğinde ise ortaya çıkan şey bir iletişim değil, sadece bir tiyatro oyunudur. Rolünü iyi oynayan alkışlanır, rolünü unutan ise dışlanır. Peki, bu maskelerin arkasındaki gerçek, yaralı, anlaşılmak isteyen o çocuk ne olur? O çocuk, bir köşede sessizce yalnızlığıyla baş başa kalır, sevilmek için kendisinden vazgeçtiği gerçeğiyle yüzleşir. İnsan İnsana, bize bu maskeleri tamamen çöpe atmayı değilse bile, en azından bir insanla gerçekten bağ kurmak istediğimizde o maskeyi usulca kenara koyabilme cesaretini aşılar.
Kitabın merkezinde yer alan ve hayatı kökten değiştirebilecek güçte olan kavramlardan biri "can kulağıyla dinlemektir.” Dinlemek, pasif bir eylem, bir susma anı, sıranın bize gelmesini bekleme süresi değildir. Aksine, dinlemek son derece aktif, entelektüel bir çaba ve ahlaki bir duruştur. Karşımızdaki insanı dinlerken kendi yargılarımızı, önyargılarımızı, onaylama ya da eleştirme arzularımızı bir süreliğine askıya almak zorundayız. Bir insanı dinlemek, onun dünyasına adım atmak, onun ayakkabılarıyla yürümek demektir. Bu, bireyin kendi egosundan sıyrılıp bir başkasının varlığına alan açması anlamına gelir ki, insanın en çok zorlandığı meselelerden biri de budur.
Bunu yapamadığımızda, karşımızdaki kişinin acısını veya sevincini küçümseme eğilimine gireriz. Örneğin, canı yanan birine "Bunda büyütecek ne var, canım?" demek, onun algısını ve duygusal gerçekliğini reddetmektir. Bu, ilk bakışta masum görünse de aslında bir tür psikolojik şiddettir. Oysa sağlıklı bir iletişimde amaç, karşı tarafın haklı ya da haksız olduğunu kanıtlamak, ona ders vermek ya da üstünlük kurmak değil; onun ne hissettiğini ve bu hissin onun dünyasında neye karşılık geldiğini anlamaktır. Doğan Cüceloğlu’nun o samimi, içten üslubuyla anlattığı bu gerçek, esasen insan ilişkilerinin temel harcıdır. Anlaşılmak, her insanın en birincil psikolojik ihtiyacıdır; ekmek gibi, su gibi aziz bir ihtiyaç. Bu ihtiyaç karşılanmadığında, birey toplum içinde yalnızlaşır ve yabancılaşır.
Gündelik yaşamda basit gibi görünen iletişim kazaları, aslında daha derin krizlerin habercisidir. Evliliklerin bitmesi, dostlukların bozulması, iş ortaklıklarının dağılması çoğunlukla "anlaşamadık" cümlesiyle özetlenir. Ama bu cümlenin alt metni "birbirimizin varlığına saygı gösteremedik, sınırlarını ihlal ettik" şeklindedir. İnsanlar birbirlerine emir kipleriyle hitap ettiklerinde, sürekli eleştirdiklerinde ya da yok saydıklarında, aslında karşı tarafın "benlik bütünlüğüne" saldırıda bulunurlar. Bu saldırı, fiziksel bir darbeden çok daha kalıcı izler bırakır çünkü ruhun görünmez dokularını zedeler.
Bir ilişkide sürekli savunma pozisyonunda kalmak, sürekli haklı çıkmaya çalışmak, o ilişkinin zeminini içten içe çürütür. Haklı olmak mı önemlidir, yoksa mutlu ve sağlıklı bir bağ kurmak mı? Sürekli haklı çıkan ama günün sonunda yapayalnız kalan bir insanın sosyal zaferinin hiçbir pratik değeri yoktur. Gerçek zafer, karşıdaki insanı incitmeden, onun sınırlarına saygı duyarak, kendi sınırlarını da koruyabilmek ve bu dengeden ortak bir yaşam enerjisi üretebilmektir. İletişim, bir savaş alanı değil; iki insanın ortak bir melodi oluşturduğu bir düettir. Enstrümanlar farklı olabilir ama doğru bir dinleme pratiğiyle bu farklılıktan muazzam bir harmoni doğar.
Peki, çözüm nerede başlamaktadır? Çözüm, öncelikle insanın kendisiyle kurduğu içsel diyalogda başlar. Kendine şefkat gösteremeyen, kendi iç sesini duymayan, kendi zaaflarını ve korkularını kabul etmeyen bir bireyin, bir başkasını sağlıklı bir şekilde anlaması imkansızdır. Kendi içindeki karanlıktan korkan insan, başkasının karanlığına ışık tutamaz. İnsan İnsana, bu anlamda bir dış gözlem kitabı olduğu kadar, okuyucuyu kendi iç dünyasıyla yüzleştiren, hatalarını yüzüne vuran ama bunu yaparken de şefkatle elinden tutan bir aynadır. Kendi iç dünyasında barışı sağlayamamış bir insan, dış dünyada sürekli bir çatışma ve tehdit algısı içinde yaşar.
İnsan insana şifadır, evet; ama insan aynı zamanda gerekli olgunluğa erişmediğinde insana zehir de olabilir. İlişkilerimizi bir şifa kaynağına dönüştürmek, tamamen bizim niyetimiz, farkındalığımız ve bu uğurda göstereceğimiz emeğe bağlıdır. Doğan Cüceloğlu’nun bu ölümsüz eseri, bize iletişimin teknik bir beceriden ziyade bir "yaşam sanatı" ve "gönül işi" olduğunu hatırlatır. Kitabı okuyup kapağını kapattığımızda, artık eski biz olamayız; çünkü yanından geçtiğimiz otobüs şoförüne, evdeki eşimize, sokaktaki çocuğa ya da iş yerindeki mesai arkadaşımıza bakışımız değişir. Onların her birinin birer "can" olduğunu, her birinin bir hikayesi olduğunu ve hepsinin en az bizim kadar anlaşılmaya ihtiyaç duyduğunu fark ederiz.
Hayat sahnesinde hepimiz birer yolcuyuz ve bu yolculuğu anlamlı kılan tek şey, yol boyunca kurduğumuz nitelikli, maskesiz bağlardır. Kelimelerimizi birer silah gibi değil, birer köprü gibi kullanmayı öğrendiğimiz gün, sadece kendi hayatımızı değil, dokunduğumuz her hayatı güzelleştirmiş olacağız. İnsan İnsana sadece bir kitap değil, insanca yaşamanın, insanca kalabilmenin ve birbirimizin gözünde kendimizi bulmanın zamansız bir eseridir. Kendimizi bulmak, bir başkasının varlığında erimek değil; o varlıkla birlikte büyümek, zenginleşmek ve çoğalmaktır.



