“İnsan iki hayat yaşar. İkincisi, yalnızca bir hayatı olduğunu fark ettiğinde başlar.”
Konfüçyüs
İnsan hayatındaki en büyük yanılgılardan biri, zamanın çok olduğu dönemlerin hayatın en zengin dönemleri olduğunu sanmasıdır.
Oysa insanı yaşlandıran şey takvim değildir.
Tekrardır.
Bu yüzden bazı insanlar kırk yaşında ihtiyarlar, bazıları ise yetmiş yaşında hala canlıdır.
Çünkü ömür yalnızca geçen yıllardan oluşmaz. Ömür, hatırlanmaya değer günlerin toplamıdır.
Geçenlerde Kastamonu'nun eski mahallelerinden birinde yürürken bunu düşündüm.
Bazı şehirler insana zamanın geçtiğini saatten daha iyi anlatır.
Bir zamanlar çocukların koştuğu sokaklar sessizleşmiştir.
Mahalle bakkalının kepengi uzun süredir açılmamaktadır.
Kahvehanedeki sandalyeler aynı durmaktadır ama masadaki yüzler değişmiştir.
Hatta bazen insan değişen yüzlerden çok eksilen yüzleri fark eder.
Şehir aynı şehir gibi görünür.
Fakat hafızası başka bir şehre dönüşmüştür.
İnsan da biraz böyledir.
Aynaya baktığında kendini aynı kişi sanır.
Oysa içindeki mahalle çoktan değişmiştir.
Çocuklukta zaman ağır ilerler.
Bir bayramın gelmesi sonsuz gibi görünür.
Bir yaz tatili küçük bir ömür gibidir.
Sonra yıllar geçer.
Bir bakarsınız bir sonraki Kurban Bayramı gelmiş.
Bir bakarsınız bir yıl daha bitmiş.
Bir bakarsınız çocuğunuzun ayakkabısı bir numara daha büyümüş.
Takvim aynı takvimdir.
Peki zaman gerçekten hızlanmış mıdır?
Hayır.
Aslında küçülen zaman değil, dikkattir.
İnsan gençken dünyaya merakla bakar.
Her şey yenidir.
Her şey keşiftir.
Zihin yaşananları kaydeder.
Yaş ilerledikçe hayatın önemli bir kısmı otomatik pilota bağlanır.
Aynı yollar.
Aynı alışverişler.
Aynı ekranlar.
Aynı şikayetler.
Aynı telaşlar.
Beyin tekrar eden şeyleri arka plana atar.
Bu yüzden bazı insanlar yıllarca yaşar ama geriye dönüp baktığında birkaç sahneden başka bir şey hatırlayamaz.
Herkes zaman yönetiminden söz ediyor.
Oysa asıl mesele zamanı yönetmek değildir.
Asıl mesele dikkati yönetmektir.
Çünkü insan zamanı harcamaz.
İnsan dikkatini harcar.
Dikkatin gittiği yere hayat gider.
Bugün milyonlarca insan günün sonunda yorgun hissediyor.
Ama ne yaşadığını anlatmakta zorlanıyor.
Çünkü gün boyunca zihni onlarca yere bölünmüş durumda.
Bir mesaj.
Bir bildirim.
Bir video.
Bir haber.
Bir tartışma.
Bir reklam.
Derken gün bitiyor.
Fakat yaşanmışlık hissi oluşmuyor.
Garip değil mi?
İnsanlık tarihinde bilgiye ulaşmanın en kolay olduğu dönemdeyiz.
Ama birçok insan kendi hayatına ulaşmakta zorlanıyor.
Bir gün komşusu Nasreddin Hoca'ya gelir.
“Evim çok dar, nefes alamıyorum” diye yakınır.
Hoca ona evdeki tavukları içeri almasını söyler.
Birkaç gün sonra adam daha da bunalmış halde gelir.
Bu kez keçiyi de içeri almasını ister.
Bir hafta sonra adam neredeyse çıldıracak durumdadır.
Hoca son olarak bütün hayvanları dışarı çıkarmasını söyler.
Adam ertesi gün sevinç içinde gelir:
“Hoca, evim saray gibi oldu!”
Hoca gülümser.
Ev büyümemiştir.
Adamın farkındalığı büyümüştür.
Aslında insan zihni de bu fıkradaki ev gibidir.
Sürekli sahip olduklarına baksaydı huzurlu olurdu.
Sürekli sahip olmadıklarına baktığı için huzursuz olur.
İnsan, elde etmek için mücadele ettiği şeylere kavuştuğunda mutlu olacağını düşünür.
Sonra kavuşur.
Bir süre sonra alışır.
Ardından yeni bir hedef bulur.
Psikolojide buna alışma etkisi denir.
Hayatın motorlarından biri budur.
Fakat aynı zamanda huzursuzluğun da kaynaklarından biridir.
Çünkü arzular sınırsızdır.
Ömür ise değildir.
Bu nedenle bilgelik, her istediğine sahip olmak değil; neyin gerçekten değerli olduğuna karar verebilmektir.
İnsan bunu çoğu zaman geç öğrenir.
Gençlikte zamanı sonsuz sanır.
Orta yaşlarda zamanı planlamaya çalışır.
Yaşlılıkta ise zamanın değil, ertelenen hayatın peşinden üzülür.
Dikkat ederseniz yaşlı insanların pişmanlıkları genellikle benzerdir.
Daha büyük ev almadım diye ağlayan çok az insan vardır.
Daha pahalı telefon kullanamadım diye üzülen neredeyse yoktur.
Ama aranmamış dostlar vardır.
Ertelenmiş yolculuklar vardır.
Söylenmemiş teşekkürler vardır.
Geç kalınmış özürler vardır.
Çünkü insan hayatın sonunda mallarını değil, ihmal ettiklerini sayar.
Belki de bu yüzden ölüm düşüncesi karamsar bir konu değildir.
Tam tersine...
Ölüm, hayatın değerini gösteren görünmez cetveldir.
Sonsuz yaşayacağımızı bilseydik hiçbir şeyin acelesi olmazdı.
Sevgi de ertelenirdi.
Barışmak da ertelenirdi.
Çalışmak da ertelenirdi.
Anlam arayışı da ertelenirdi.
Hayata ağırlığını veren şey biraz da sonlu olmasıdır.
Bugün Kastamonu'nun bir köyüne gidin.
Kapısı kilitli eski bir ev görürsünüz.
Belki yıllardır açılmamıştır.
O evin önünden geçen biri sadece bir yapı görür.
Fakat orada büyüyen biri için o ev; bayram sabahıdır, dedesinin sesi, annesinin telaşı, çocukluğunun gölgesidir.
Çünkü insan aslında mekanları değil, zamanın içindeki kendisini özler.
İşte her günün değeri tam burada saklıdır.
Hayat büyük olaylardan oluşmaz.
Hayat, sıradan görünen günlerin birikiminden oluşur.
Bir akşam çayı.
Bir dost sohbeti.
Bir aile sofrası.
Bir selam.
Bir yürüyüş.
Bir kahkaha.
Bunlar yaşanırken sıradan görünür.
Fakat yıllar sonra hafızanın müzesinde en kıymetli eserler haline gelirler.
Çünkü insanın en büyük kaybı geçen yıllar değildir.
Asıl kayıp, yaşadığı halde fark etmediği günlerdir.
Ve belki de bir ömrün sonunda insanın kendine soracağı en önemli soru şudur:
“Kaç yıl yaşadım?” değil.
“Kaç günü gerçekten yaşadım?”



