olaygazetecilik @ hotmail.com

Kainatın ilk harfi, bir aşk ilanıdır. Ancak insan, o harfi okumaktan aciz kalıp kendi heceleriyle binalar kurmaya kalkıştığından beri "sevmek" kelimesini de zihninin darlıklarına mahkûm etmiştir. Sokaktan geçen herhangi bir faniye sorsanız; size sevgiyi ya bir fırtınanın hırçınlığıyla ya da bir limanın sükûnetiyle tarif eder. Kimisi canının yanışını destanlaştırır, kimisi yüreğinin hafifleyişini mutlak hakikat sanır. Oysa mesele, sevmenin zannedilen o duygusal köpüğünde değil; fıtratlardan tecelli eden o ulu mananın, kimin elinde nasıl bir kalıba döküldüğündedir. Zira kendi varlığının hakikatini kavramaktan cüda bir insanın sevmeye cüret etmesi, pusulasız gemicinin katran karası gecede açık denizlere yelken açmasına benzer. Sonunda ya bir hırs kayalığına çarpar parçalanır ya da kendi kuruntularının ortasında kaybolup gider.
İnsanın bir başkasını sevebilmesi için evvela kendi içindeki o karanlık, dipsiz kuyuya bakmaya cesaret etmesi gerekir. Kendi derunundaki hırçın, yetinmez, sürekli yutmak isteyen nefs-i emmareyi terbiye edememiş, onu rızalık makamına erdirememiş bir ruhun sevmesi mümkün müdür? İmkânsızdır. O sadece arzulayabilir, talep edebilir, işgal edebilir. Bencilliğin ve benlik zannının zindanında yaşayan bir kimse, sevgiyi bir lütuf değil, bir mülkiyet meselesi haline getirir. Karşısındakini bir varlık olarak değil, kendi eksikliğini tamamlayacak bir eşya, bir ganimet gibi görür.
Sevmek, kalbinde kendinden başkasına, hatta kendinden vazgeçerek yer açabilme olgunluğuna erişmiş zevatın harcıdır. Kendi hamlığını idrak eden, kırgınlıklarını ve zaaflarını bir utanç vesilesi değil de beşer olmanın tabii bir ikzazı olarak gören kişi sevebilir. Kendi hamlığını pişirmeye talip olmayan, başkasının hararetine dayanamaz. Zira bir başkasının yükünü omuzlamak, ancak kendi benlik yükünü yere bırakmayı başarmış erenlere müyesserdir. Kalbini bir şahsi mülk değil, bir dergâh, bir sığınak gibi inşa edebilenler sevebilir ancak. Kendi içindeki karanlıkla helalleşmemiş bir adam, bir başkasının kandili olmaya kalkışsa, o ışık muhatabının gözünü yakmaktan başka bir işe yaramaz.
İşte beşerin en derin tefessühü, en vahim aldanışı burada nükseder. İnsan kimi sever gerçekten? Yanı başındaki eti kemiği, o fani sureti mi; yoksa zihninin hücrelerinde yontup üzerine büründürdüğü o kusursuz elbiseyi mi? Zihnimizin loş odalarında inşa ettiğimiz o muazzam, hatasız heykelleri alıp kanlı canlı insanın üzerine giydiriyoruz. Sonra o fani insan, o ağır elbiseyi taşıyamayıp sendelediğinde ya da kumaş dikiş tutmadığında gazaba geliyoruz. Onu, bizim hayal dünyamıza ihanet etmekle suçluyoruz.
Oysa asıl cehalet, maşukun kendisinde değil, bizim onu yerleştirdiğimiz o tahtadır. Hakiki bir sevgi, fani olanın üzerindeki pürüzleri, noksanları, topallamaları gördüğü halde ondan yüz çevirmemektir. Biri, diğerinin mükemmelliğine değil, bilakis o mükemmellik arayışındaki çaresizliğine sevdalanır. İnsan, karşısındakinin sadece tebessümüne değil; içindeki gizli ağlayışlarına, kimseye söyleyemediği o fırtınalı korkularına, çocuksu kırılganlıklarına temas ettiğinde gerçekten "kimi" sevdiğini anlar. Surete değil, sirete; yani o geçici kalıbın arkasındaki ruhun derinliğine talip olmaktır esas olan. Beden yaşlanır, yüz buruşur, mevsimler değişir ve nihayetinde toprak o formu yutar; fakat ruha sirayet etmiş bir ülfet, zamanın o acımasız dişlileri arasında asla yok olmaz.
Nasıl sevmeli öyleyse? İşte bütün hikmet, usulün esasa mukaddem olduğu o çetin "nasıl" sorusunda gizlidir.
Sevmek, muhatabını bir kafese koyup kapısını üç kilit arkasına hapsetmek ve sonra da yüzüne bakıp "seni muhafaza ediyorum" demek değildir. Bu, sevgiden ziyade bir tahakküm arzusudur, hırstır, narsisistik bir tezahürdür. Hakiki sevmek, bir hürmet makamıdır. Bir kuşun avucunda durması gibidir; onu öyle bir şefkatle tutmalısın ki ne sıkıp canını alasın ne de elini tamamen gevşetip onu gaflet fırtınasına terk edesin.
Sevmek, iddia etmek değil, feda etmektir; fakat kendini imha edecek bir hezeyanla değil, varlığını muhatabının varlığında eritip o birlikte çoğalmak suretiyle. İnsan sevdiğini özgürleştirerek sever. Onun kendi hakikatine, kendi kemalatına ulaşmasına vesile olarak sever. Onu değiştirmeye çalışmadan, ham bir kütükten heykel yontar gibi üzerine ağır darbeler indirmeden, olduğu gibi kabul ederek, o haliyle bağrına basarak sever. Sevmek; lakırdıya ihtiyaç duymadan, sükûtun o derin lisanıyla halleşebilmektir. Bir insanın kalbindeki yaraya merhem olmaya çalışırken, kendi avuçlarının da iyileştiğini fark etmektir.
Dönüp bir etrafımıza bakalım: Sokaklar, vitrinler, dijital ekranlar sahte "seni seviyorum" haykırışlarıyla dolup taşıyor. Fakat neden insanlık tarihinin en yalnız, en bencil asrını yaşıyoruz? Neden kimse kimsenin yarasına derman olamıyor?
Çünkü sevmeyi bir pazar yeri tüccarlığına dönüştürdük. “Sen bana ne kadar değer verirsen, ben de sana o kadar yatırım yaparım” sığlığıyla kalp birleştirilmez. Kalp ambarı hesapla, çetelesi tutulan alacak-verecekle dolmaz; kalbin ambarı ancak pazarlıksız bir adanmışlıkla, hesapsız bir teslimiyetle dolar. İnsan, verdiğinin çetelesini tuttuğu an sevgisini lekelemiş demektir. Sevmek, bir aynaya bakmak gibidir aslında; orada karşındakini gördüğünü sanırsın ama sırrın arkasında her daim kendi ruhunun aksini seyredersin. Karşındakine ne kadar hürmet edersen, kendi ruhunun izzetine de o kadar hürmet etmiş olursun.
Sözün özü; kim, kimi, nasıl severse sevsin, nihayetinde her sahih sevgi, insanın kendi Hakikat'ine, o Mutlak Sanatçı'ya yaptığı uzun ve çileli yolculuğun bir cüzüdür. Eğer sevginiz sizi daha mütevazı, daha idraki yüksek, daha merhametli ve daha dingin bir insan yapmıyorsa, elinizi vicdanınıza koyup tekrar düşünün: Siz gerçekten seviyor musunuz, yoksa sadece kendi içsel yalnızlığınızın üzerini örtmek için bir başka insanı mühür olarak mı kullanıyorsunuz?
Rabbim kalbimize, fani olana bakarken Baki olanın hikmetini görebilecek basireti ve bir insanı incitmeden, eksiltmeden, olduğu gibi sevebilecek o zarif irfanı nasip eylesin. Zira sevmeyi bilen insan, dünyadaki cennetini daha bu âlemdeyken kurmuş demektir.