olaygazetecilik @ hotmail.com

Ebru çalışmalarım nedeniyle ara sıra yolumun düştüğü Sultanahmet, benim için sıradan bir semt olmanın çok ötesinde, tarihle iç içe yaşayan özel bir mekândır. Her gelişimde, yüzyılların izlerini taşıyan taş sokaklarında yürürken kendimi geçmişle bugün arasında kurulmuş görünmez bir köprünün üzerinde hissederim.

Bir yanda Bizans’ın görkemli izleri, diğer yanda Osmanlı’nın eşsiz mimari mirası… Ayasofya’dan Sultanahmet Camii’ne, tarihî meydanlardan eski İstanbul sokaklarına uzanan bu büyülü atmosferde, her yapı anlatılmayı bekleyen bir hikâye gibidir.Bazen üzerinde yürüdüğümüz eski bir taş, bazen göğe yükselen bir kubbe, bir çeşme ya da zarif bir minare… Her biri, geçmişten günümüze uzanan sessiz birer tanık gibidir. Dikkatle baktığımızda, yalnızca mimari bir eseri değil; bir dönemin yaşamını, inancını, sanatını ve insan hikâyelerini görürüz. Çünkü Sultanahmet’te tarih yalnızca kitapların sayfalarında kalmaz; sokaklarda, yapılarda, meydanlarda ve insanın ruhunda yaşamaya devam eder.
Dünyanın dört bir yanından gelen turistleri görmek de beni hep mutlu etmiştir. Hele tarihî yerlerimizin ve müzelerimizin önünde uzayıp giden kuyrukları gördüğümde, içimde farklı bir sevinç belirir. İnsanların bunca uzaklardan gelip bizim tarihimize, sanatımıza ve kültürümüze ilgi göstermesi beni hep duygulandırmıştır.
Vakit bulduğumda Ayasofya’ya ve Sultanahmet Camii’ne de girdiğim olmuştur.Dışarıdaki o kalabalığın, turistlerin, seslerin ve hareketliliğin içinden kapılarından içeri adım attığınız anda bambaşka bir dünyaya geçersiniz sanki. Mekânların insanın içine işleyen sessizliği ve huzuru, dışarıdaki kalabalığı bir anda unutturur.
Dışarıda turistlerin uzun kuyruklar hâlinde beklediğini, bizimse bu güzel ülkenin vatandaşları olarak çoğu zaman daha kolay içeri girebildiğimizi görmek, insana ister istemez ayrı bir mutluluk ve gurur veriyor. Kendi tarihimizin, kültürümüzün ve eşsiz mirasımızın içinde, bu topraklara ait olmanın ayrıcalığını hissetmemek mümkün değil.

Geçenlerde yine Sultanahmet’te yürürken, havaların da güzelliğini fırsat bilip İstanbul’a gelen turistleri izliyor, “Ne kadar şanslılar, böylesine güzel bir şehirde, böylesine güzel havalarda geziyorlar” diye düşünüyordum.

Tam Yerebatan Sarnıcı’nın önünden geçerken gözüm içeri girmek için bekleyenlere takıldı. Yıllar ,yıllar önce çocuklarımla birlikte geldiğimizi hatırladım . Hazır uzayan kuyruklar yokken , “acaba biz de girsek mi?” diye düşündüm. Yabancılar için giriş ücretinin 2.250 TL olduğunu görünce, açıkçası ilk anda oldukça yüksek geldi. Sonra yurtdışında gezdiğimiz müze ve tarihî yapılarda 50, 80, hatta 100 avro giriş ücreti ödediğimiz aklıma geldi. “Peki biz de bu kadar mı ödeyeceğiz?” diye merak edip araştırınca, müze kartıyla ya da yaş nedeniyle ücretsiz ziyaret edebileceğimizi öğrenmek beni sevindirdi… Sultanahmet Meydanı’nın o kargaşası ve kalabalığından sonra içeri adım attığınızda, insanı şaşırtan bir sessizlik ve dinginlikle karşılaşıyorsunuz.

Dışarıdaki kalabalığın sesi sanki bir anda geride kalıyor; içeride yalnızca suyun, tarihin ve yüzyıllardır ayakta duran sütunların sessizliğini hissediyorsunuz. Bir süre sonra insanın yeniden o kalabalığa, gürültüye ve koşuşturmaya karışası bile gelmiyor. Sanki Yerebatan, sizi birkaç saatliğine İstanbul’un üstündeki hayattan alıp kendi sessiz dünyasının içine sarıp sarmalıyor. Yerebatan Sarnıcı’nın hikâyesini düşündüğümde, aslında İstanbul’un altında bambaşka bir dünyanın saklı olduğunu bir kez daha fark ediyorum.

Bu şehrin bir de toprağın altında, yüzyıllardır sessizce sakladığı, nice hayatlara, nice hikâyelere tanıklık etmiş gizemli bir dünyası var inanın. İnsan o dünyanın içine adım attığında, sanki zamanın akışı yavaşlıyor..
Tarihçesine gelince:
Bizans İmparatoru I. Justinianus tarafından 532 yılında, dönemin Büyük Sarayı ve çevresindeki yapıların su ihtiyacını karşılamak amacıyla yaptırılan bu devasa yer altı su yapısı, yaklaşık 10.000 metrekarelik bir alanı kaplıyor. İçinde 9 metre yüksekliğinde, 12 sıra hâlinde dizilmiş 336 mermer sütun bulunuyor. Bu sütunların önemli bir bölümünün daha eski yapılardan getirilmiş olması da yapıya ayrı bir tarih kazandırıyor.


Stoa Bazilikası’nın altında yer aldığı için “Bazilika Sarnıcı” olarak da bilinen Yerebatan’ın en dikkat çekici ayrıntılarından biri ise hiç kuşkusuz iki Medusa başı.

Sütun kaidelerinin altında duran bu başlardan birinin ters, diğerinin yan yatırılmış olması. Yaygın bir inanışa göre Medusa’nın insanı taşa çevirdiğine inanılan bakışlarının etkisini kırmak, adeta tılsımını etkisiz hâle getirmek için bu şekilde yerleştirilmişler.Başka bir inanışa göre Antik dönemde Medusa gibi figürler, yapıları kem gözlerden ve kötü ruhlardan korumak için koruyucu sembol olarak kullanılmış .Mühendislik açısından bakıldığında ise devasa mermer blokların sarnıç yükünü dengelemek için ölçüsüne ve boyutuna göre pratik bir şekilde yerleştirildiği düşünülmektedir.


İstanbul’un fethinden sonra da bir süre kullanılmaya devam eden sarnıç, Topkapı Sarayı’nın bahçelerine ve çevredeki yapılara su sağlamış. 16. yüzyılda İstanbul’u ziyaret eden Petrus Gyllius’un burayı yeniden inceleyip Batı dünyasına tanıtmasıyla Yerebatan Sarnıcı, İstanbul’un gizemli yapılarından biri olarak daha geniş bir çevrenin ilgisini çekmiştir.


Bugün ise artık İstanbul’un su ihtiyacını karşılayan bir yapı olmaktan çok daha fazlası… Tarihin, mimarinin, suyun, sanatın ve biraz da gizemin bir arada yaşadığı eşsiz bir mekân. İçeride dolaşırken insan yalnızca 1500 yıl öncesinin sütunları arasında yürümüyor; İstanbul’un yerin altında sakladığı büyük hikâyelerden birinin içinde dolaşıyor gibi hissediyorsunuz kendinizi:)


Havalar daha fazla soğumadan, çocuklarınızla ya da sevdiklerinizle bu güzel tarihî mekânları ziyaret etmenizi gönülden tavsiye ederim. Hem geçmişin izlerinde keyifli bir yolculuğa çıkmak hem de birlikte güzel anılar biriktirmek için bundan daha güzel bir fırsat olabilir mi?
Benden size küçük bir dost tavsiyesi…

Gelecek yazımda bir sergi , bir tarihi yer veya Dali Müzesi olabilir. Sevgi ve sağlıcakla kalın…


Dip not 1:Sultanahmet köftecisine de uğramayı unutmayın,fiyatı uygun…
Dip not 2: Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın başlattığı dijital dönüşüm çalışmaları kapsamında süresi dolan Müzekartların yerine T.C. kimlik kartlarının "Müzekart" olarak kullanılması planlanıyor.