olaygazetecilik @ hotmail.com

"Uzaklıklar küçük sevgileri söndürür, büyükleri ise parlatır; tıpkı rüzgarın mumu söndürüp yangını körüklemesi gibi."
Boni

İnsan tuhaf bir varlık.
Elinin altında olana çabuk alışır. Bir süre önce büyük heyecan duyduğu bir eşyayı, bir şehri, bir dostluğu, hatta bir sevgiyi zamanla hayatın sıradan bir parçası haline getirebilir.
Bir ev alır, birkaç ay sonra duvarlarını görmez olur.
Terfi eder, bir süre sonra yeni makamını olağan kabul eder.
Aşık olur, bir zaman sonra sevdiği insanın varlığını hayatın değişmez bir detayı gibi yaşamaya başlar.
Psikolojide buna "hedonik adaptasyon" denir. İnsan zihni, iyi ya da kötü birçok şeye alışma konusunda şaşırtıcı bir yeteneğe sahiptir. Sürekli maruz kaldığımız şeyler, zamanla duygusal etkisini kaybeder. Çünkü beyin, hayatta kalabilmek için olağanı arka plana iter; dikkatini değişene, bilinmeyene ve eksik olana yöneltir.
Belki de bu yüzden bazı insanlar yanımızdayken fark edilmez, uzaklaştıklarında ise zihnimizde büyümeye başlar.
Bir dost başka bir şehre taşındığında, bir çocuk evden ayrıldığında ya da sevdiğimiz biri hayatımızdan çekildiğinde onun yokluğu, varlığından daha görünür hale gelir.
Çünkü insan bazen kaybettiği şeyi değil, alıştığı şeyi yeniden fark eder.
Eski bir deyiş vardır:
"Gözden ırak olan gönülden de ırak olur."
Bazen doğrudur.
Ama hayatın tamamını açıklamaz.
Çünkü insan ilişkilerinin tarihi, aynı zamanda uzaklığın özlem ürettiğinin de tarihidir.
Bir şehrin kıymetini çoğu zaman onu terk ettiğimizde anlarız. Çocukluğumuzun geçtiği sokağı, yıllar sonra gidip gördüğümüzde içimizi bir hüzün kaplar. Oysa orada yaşarken çoğu gün başımızı kaldırıp etrafa bile bakmamışızdır.
Demek ki mesele sadece görmek değildir.
Mesele, insanın neyi artık göremez hale geldiğidir.
Çünkü sürekli göz önünde olan şeyler, bir süre sonra zihnin fonuna dönüşür.
İlişkilerde yaşanan yorgunlukların bir kısmı da buradan kaynaklanır.
Bazen insanlar sevgiyi kaybetmezler; birbirlerine duydukları dikkati kaybederler.
Birbirlerinin hayatını en ince ayrıntısına kadar bilen, her anını takip eden, bütün düşüncelerini önceden tahmin eden insanlar zamanla keşif duygusunu yitirmeye başlar.
İnsan zihni biraz da bilinmeyene doğru yürümeyi sever.
Bir kitabın sonunu ilk sayfada öğrenirseniz heyecanınız azalır.
Bir filmin bütün sahnelerini önceden bilirseniz merakınız söner.
İlişkiler de bundan tamamen bağımsız değildir.
Burada sözünü ettiğimiz şey elbette oyunlar oynamak, ulaşılmaz görünmek ya da insanları bilinçli biçimde belirsizlik içinde bırakmak değildir. Bazı insanlar mesafeyi sevginin aracı değil, gücün aracı haline getirirler. Sürekli kaçan, sürekli eksik bırakan ve sürekli merak uyandırmaya çalışan insanlar vardır.
Oysa merak ile manipülasyon aynı şey değildir.
Birinde samimiyet vardır.
Diğerinde kontrol arzusu.
Asıl mesele, iki insanın birbirine yaklaşırken birbirinin iç dünyasına da alan bırakabilmesidir.
Çünkü sevgi, iki insanın birbirine yapışması değil; birbirine değerek büyümesidir.
İnsan yalnız ilişkiler içinde gelişmez.
Biraz yalnızlıkta, biraz kendi kendisiyle baş başa kaldığında da büyür.
Nitekim tarih boyunca büyük fikirlerin çoğu kalabalıkların içinde değil, insanın kendi içine çekildiği anlarda doğmuştur.
Bir filozofun odasında…
Bir yazarın çalışma masasında…
Bir şairin uzun yürüyüşlerinde…
İnsan kendisiyle karşılaşmadan derinleşemez.
Derinleşmeyen insanın da uzun süre merak uyandırması kolay değildir.
Çünkü insanlar sadece birbirlerinin yüzlerine değil, iç dünyalarına da bağlanırlar.
Bugün ise başka bir çağın içindeyiz.
Birbirimizi hiç olmadığı kadar çok görüyoruz.
Ama belki de hiç olmadığı kadar az merak ediyoruz.
Sabah kahvaltısından gece yatana kadar hayatlarımızın neredeyse tamamı görünür halde.
Bir zamanlar insanlar sevdikleri birinin sesini duymak için günlerce beklerdi.
Şimdi ise bir mesaj birkaç dakika gecikince huzursuz oluyoruz.
Beklemeyi unutmuş bir çağda yaşıyoruz.
Oysa beklemek sadece zaman kaybı değildir.
Beklemek bazen duygunun olgunlaşmasına izin vermektir.
Bir meyve nasıl dalında bekleyerek olgunlaşıyorsa, bazı duygular da biraz mesafeye ihtiyaç duyar.
Müziği güzel yapan yalnızca notalar değildir.
İnsan ilişkileri de biraz böyledir.
Bazen birkaç adım geri çekildiğimizde karşımızdakini daha net görmeye başlarız.
Bir tabloya burnunuzu dayarsanız sadece renkleri seçersiniz.
Birkaç adım geri çekildiğinizde ise resim anlam kazanır.
Hayat da çoğu zaman bize bunu öğretir.
Kısa bir yolculuk…
Bir süre görüşememek…
Birkaç günlük özlem…
Bazen bütün bunlar, karşımızdaki insanın hayatımızdaki yerini yeniden fark etmemizi sağlar.
Özlem, sevginin düşmanı değildir.
Bazen onun hafızasıdır.
Yokluk, varlığın üzerindeki alışkanlığı siler.
İnsana yeniden bakmayı öğretir.
Elbette her mesafe sevgiyi büyütmez.
Bazı uzaklıklar gerçekten kopuşa dönüşür.
Bazı ayrılıklar kalpte değil, hafızada yaşar.
Ama sevginin olduğu, güvenin olduğu ve insanların birbirinden emin olduğu ilişkilerde küçük mesafeler duyguları öldürmez.
Tam tersine, onları görünür hale getirir.
Belki de bu yüzden gökyüzündeki yıldızlar hala bizi büyüler.
Onlara dokunamayız.
Yanlarına gidemeyiz.
Ama varlıklarını biliriz.
Uzaklıkları, değerlerini azaltmaz.
Çünkü insan ruhu bazen sahip olduğuna değil, yeniden keşfedebildiğine bağlanır.
İnsan bazen sevdiğini kaybetmez.
Ona fazla alıştığı için bir süreliğine göremez olur.
Özlem ise gözün alıştığını, kalbe yeniden hatırlatır.