olaygazetecilik @ hotmail.com

İnsan her sabah yatağından kalkıp aynadaki görüntüsüne bakarken, kendini kainatın en hür, en rasyonel ve kararlarında en muktedir aktörü zannetme yanılgısına bayılır. Bu tatlı illüzyon, insanlık tarihinin en sempatik avuntusudur. Sabah içtiğimiz kahvenin markasından, sosyal medyada altına imzamızı attığımız o fiyakalı toplumsal öfke nöbetlerine kadar her şeyi kendi hür irademizle tasarladığımızı düşünmek, egomuzun pürüzsüz kalabilmesi için şarttır.
Ancak meseleyi sadece Silikon Vadisi’ndeki üç beş dahinin ya da kötü niyetli muktedirlerin komplolarına bağlayıp işin içinden sıyrılmak, sorumluluk almayan çocuksu bir mağduriyet tuzağıdır. Çağdaş insan sadece manipüle edilen zavallı bir kurban değildir; o, karar vermenin ve o kararın ahlaki faturasını tek başına ödemenin getirdiği devasa varoluşsal ağırlıktan kaçmak adına bu manipülasyona bizzat can atan bir canlıdır. Özgürlük, Jean-Paul Sartre’ın kulaklarını çınlatarak söylersek, insana verilmiş bir ceza gibidir. Davranış mimarları bize bu ağır yükü omuzlarımızdan almayı vaat ediyor; biz de irademizin anahtarlarını onlara seve seve teslim ediyoruz.
Yirmi birinci yüzyılın davranışsal mimarisi, meseleyi fiziksel bir zorbalık olmaktan tamamen çıkardı. Cebimizdeki o parlak, pürüzsüz cam yüzeylerde ekranı yukarıdan aşağıya doğru kaydırırken bizi milisaniyelik gecikmelerle bekleten o meşhur yenileme hareketi, kumarhanelerin loş ışıklı slot makinelerindeki mekanizmayla birebir aynı mantıkla çalışır. "Değişken oranlı ödüllendirme" denilen bu hile, insanın irade duvarını öyle bir aşındırdı ki, artık hepimiz kendi zindanımızın hem mahkumu hem de gönüllü gardiyanı haline geldik.
İşin en ironik tarafı, bu kuşatmanın bize muazzam bir "kullanıcı deneyimi" ve "yaşam konforu" olarak ambalajlanmasıdır. Bizler ekran başında sanal tesbihler çekerken, nörobilim ve sosyal psikoloji uzmanları bizim yalnızlığımızı ve onaylanma susuzluğumuzu haritalandırıyor. Burada kendimize sormamız gereken can alıcı soru şu: Bizi o ekrana bağlayan şey gerçekten o mühendislerin erişilmez dehası mı, yoksa kendi zihnimizin kuytu köşeleriyle, yalın yalnızlığımızla beş dakika bile baş başa kalmaktan duyduğumuz o ödlek korku mu? İnsan, kendi boşluğuyla yüzleşmemek için sistemin sunduğu renkli uyuşturuculara sığınmayı bir yaşam stratejisi haline getirmiştir.
Özellikle yönetimsel ve iktisadi alanda karşımıza çıkan en sevimli yüz, literatürde Nudge (Dürtme) teorisi olarak pazarlanıyor. Richard Thaler ve Cass Sunstein gibi Nobel ödüllü isimlerin dünyaya sunduğu bu teori, insana pederşahi bir şefkatle yaklaşır. Argümanları ilk bakışta o kadar mantıklıdır ki, itiraz etmek neredeyse ahlaksızlık gibi durur:
"İnsan rasyonel bir matematik dehası değildir; zaafları vardır, tembeldir ve rasyonel karar vermeyi beceremez. O halde biz onun seçim mimarisini öyle bir dizayn edelim ki, o hiç yorulmadan, farkına bile varmadan kendisi için en optimize olan seçeneği işaretleyiversin.”
Okul yemekhanelerinde taze meyveleri çocukların göz hizasına yerleştirip, karbonhidratları en ulaşılmaz alt raflara saklayan ya da organ bağışını yasal olarak "varsayılan seçenek" yapıp insanın tembelliğinden bir hayat kurtarma dehası çıkaran o el, dışarıdan bakıldığında ne kadar da medenidir, değil mi?
Fakat bizi arkamızdan hafifçe dürten o şefkatli parmakların, her zaman bir iyilik meleğine ait olduğunu kim garanti edebilir? Bugün beslenme çantamızı düşünen o muktedir irade, yarın bir seçim sandığının başında hangi fikre yöneleceğimize kadar tüm zihinsel patikalarımızı asfaltlama kudretine çoktan sahip olmuş demektir.
Açık bir diktatörlükle mücadele etmek nispeten kolaydır; çünkü tankı görür, baskıya karşı içinizde asil bir öfke biriktirirsiniz. Fakat şefkat maskesi takmış bir mühendislik, insanı kendi köleliğine aşık eder. "Lütfen biri benim yerime karar versin, hangi filmi izleyeceğimi algoritma öne çıkarsın, hangi yoldan gideceğimi navigasyon seçsin" diyen bir kitleye özgürlük nutukları çekmek absürttür.
"İnsan nihayetinde etten ve kemikten yapılmış bir algoritmadır" diyen o kuru pozitivizm, davranış mühendisliğinin en kullanışlı suç ortağıdır. Çünkü eğer insanı sadece girdilere göre çıktı veren mekanik bir "kara kutu" olarak kabul ederseniz, onu dışarıdan manipüle ederek "toplumsal uyuma" zorlama hakkını da o soğuk mühendislere kendi ellerinizle teslim etmiş olursunuz.
Oysa insanı aşkın ve her türlü tahmine kapalı kılan şey, rasyonel kuleleri tek bir hamlede yerle bir edebilen o inatçı irrasyonelliğidir. İnsan sadece beyindeki serotonin miktarından ibaret bir kimya tüpü değildir. Bütün algı operasyonlarına ve kendisi için özenle tasarlanmış yönlendirmelere rağmen, sandık başında gidip en beklenmedik, en "mantıksız" seçeneğe mührü basan o inatçı karakter, veri analistlerinin en büyük kabusudur. İnsanın derin anlam arayışı, hiçbir dijital denkleme sığmayacak kadar büyük ve asil bir pürüzdür.
Dünya bize acıdan yalıtılmış, risklerden arındırılmış steril bir cennet vaat ediyor. Ancak yanlış karar verme hakkı, hata yapma lüksü ve o hatanın pişmanlığıyla kıvranma özgürlüğü elinden alınmış bir canlı, ahlaki bir özne olmaktan çıkar; ruhu tamamen çölleşmiş bir robota dönüşür. Hayatın belirsiz alanlarında bocalama cesaretini gösteremeyen birey, kendi sinemasında sadece edilgen bir figürandır. Ve işin en dramatik tarafı, insanın bu figüranlık koltuğuna oturabilmek için her ay sisteme düzenli olarak abonelik ücreti ödemesidir. "Ben yapmadım, algoritma önüme çıkardı" diyebilmek, en lüks sığınak haline gelmiştir.
Bir sihirbaz sahnede şapkasından sevimli bir tavşan çıkardığında kalabalık büyülenir. Ancak kulise sızıp masanın altındaki gizli düzeneği fark ettiğiniz an, büyü bozulur. Sahneye geri döndüğünüzde o sihirbaz sizin için artık bir mucize işçisi değil, sadece el çabukluğu olan vasat bir teknisyendir. Mekanizmayı bilmek, hayranlığı öldürür.
Önümüze düşen nokta atışı reklamları, bizi öfkeye ya da yapay bir coşkuya sevk etmek için köpürtülen suni gündemleri gördüğümüzde, bir an için durmalı ve kendimize şu soruyu sormalıyız:
"Bu şu an hissettiğim sahici duygu mu, yoksa bende uyanması için bir laboratuvarda formüle edilmiş mekanik bir reaksiyon mu?"
Kendimize bu soruyu sorma cesaretini gösterdiğimiz an, o devasa sistemlerin aslında ne kadar ilkel zaaflarımıza oynadığını çıplaklığıyla görürüz. O andan itibaren sistemin dehasına hayran kalmayı bırakır, kendi geçmiş aptallıklarımıza hafif bir tebessümle gülmeye başlarız.
Sürekli bir yerlere tıklamamızı ve durmaksızın tüketmemizi talep eden bu histerik ritmin ortasında yapılacak en devrimci eylem, sadece durmaktır. Canı sıkılmayan, odasında tek başına bir tavanı seyretmekten sarsılan bir insan düşünemez. Düşünemeyen kitleler ise davranış mimarlarının en zahmetsiz av sahasıdır. Mühendislerin bizim için çizdiği o pürüzsüz haritaları yırtıp atmak, kendi yanlışlarımızın sorumluluğunu gururla üstlenmek, sahte güvenlik çemberinden çıkmanın ilk şartıdır. Kendi çamurlu patikasında özgürce yürürken düşen, dizleri kanayan bir insan, başkasının çizdiği o kusursuz otoyolda kurşun asker gibi yürüyen bir yığından fersah fersah daha insandır.
Aynaya bakıp o büyük gerçekle yüzleşme vakti geldiğinde, sahte tesellilerden arınmış o soruyla baş başa kalırız: Bizler bu hayat sahnesinde kendi hatalarının ve zaferlerinin peşinden koşan hür birer birey miyiz; yoksa doğru düğmelerine basıldığında öngörülen tepkileri veren uysal birer laboratuvar kobayı mıyız?
Seçim, eğer hala o nörokimyasal algoritmaların arasında bize has bir kırıntı irade kaldıysa, yalnızca bizimdir.