İnsan hayata bir ihtiyaç organizması olarak başlar. Açtır, korunmaya muhtaçtır, temas arar. Bu evrede iyi ya da kötü yoktur; sadece gereklilikler vardır. Fakat insan çok kısa sürede ihtiyaç varlığı olmaktan çıkar, norm varlığına dönüşür. Henüz neyi sevdiğini, neye yatkın olduğunu, nerede zorlandığını bilmeden önce, nasıl olması gerektiği öğretilir.
Bu öğretim açık bir ders gibi yapılmaz. Çünkü açık baskı direnç üretir. Bunun yerine daha etkili bir yol seçilir: beklenti. Çocuk, istenmeyen davranıştan çok istenmeyen halin ne olduğunu öğrenir. Sessizce şunu kavrar: “Böyle olursam kabul edilirim, böyle olursam edilmem.”
Bu beklentilerin dili basittir. Uzun açıklamalara gerek duymaz. Emir cümlesi gibi bağırmaz. Daha sofistike bir kip kullanır:
–meli, –malı.
Bu kip yalnızca davranışı değil, varoluşu düzenler. Bir eylemi değil, bir insan tipini tarif eder. “Bunu yapmalısın” cümlesi masum görünür; ama arka planında daha ağır bir anlam taşır: “Bunu yapmazsan, sorun sensin.”
İnsan bu dili hızla içselleştirir. Çünkü dışlanma riski, bedensel acıdan daha erken ve daha derin hissedilir. Başlangıçta bu ses anne babadan gelir, sonra okuldan, sonra sosyal çevreden. Zamanla kaynağını kaybeder. Artık kimin konuştuğu belli değildir. Ama ses susmaz. İnsan kendi kendine ne yapması gerektiğini söylemeye devam eder.
Bireyin temel özelliği tam da budur: denetlenmesine gerek kalmayan bir özne haline gelmesi.
Psikiyatrik düzlemde bu durum, süperegonun işlev değiştirmesiyle açıklanır. Süperego sağlıklı halinde bireyin değer dünyasını organize eder. Ne var ki güncel bağlamda süperego bir rehber olmaktan çıkar, bir iç yargıca dönüşür. “Bu sana uygun mu?” sorusu yerini “neden yeterince iyi değilsin?” sorgusuna bırakır. Bu sorgulama iç monolog halindedir. Bu yüzden kaçınılmazdır.
Klinikte görülen birçok çökkünlük tablosu bu iç yargı mekanizmasının ürünüdür. Büyük travmalar yoktur. Belirgin kayıplar da her zaman bulunmaz. Bunun yerine süreklilik gösteren bir hal vardır: kendini izleme. İnsan yaşamın içinde değildir; kendisinin seyircisidir. Hislerini yaşamak yerine değerlendirir. Tepkilerini ölçer. Kendini durmadan ayarlamaya çalışır.
Bu tabloda sık dile getirilen yakınma “yorgunluk”tur. Ancak bu yorgunluk bedensel değildir. Uyku ile geçmez, tatille azalmaz. Çünkü kaslara değil, benliğe aittir. Sürekli toparlanması gereken bir benlik algısı, kişiyi içten içe tüketir. Dinlenmek bile görev haline gelir.
Kaygı bu yapının doğal sonucudur ama asıl yıkıcı olan kaygı değildir. Yıkıcı olan, bitmeyen özyargıdır. Hata yapmak bir deneyim olmaktan çıkar; karakter kusuru gibi algılanır. İnsan yanlış yaptığı için değil, yanlış yapmaya hakkı olmadığını düşündüğü için çöker.
Sosyolojik açıdan bakıldığında –meli, –malı dili çağdaş düzenin en etkili denetim biçimidir. Açık yasaklara ihtiyaç duymaz. “Yapma” demez. “Böyle ol” der. Norm üretir, ideal tanımlar. Bu idealler ulaşılmaz değildir; fakat hiçbir zaman tamamlanmaz. Tam yaklaşıldığında standart değişir. Böylece birey sürekli eksik konumda tutulur.
Bu düzen dışlamayı doğrudan üretmez. Buna gerek de yoktur. İnsan kendini zaten yetersiz hisseder. Başaramadığında sisteme öfkelenmez; kendinden utanır. Utanç, toplumun en işlevsel duygusudur. Direnç üretmez. İçe çöker.
Zamanla birey kendi varlığını koşullu bir değer olarak algılamaya başlar. Sevilebilmek için bir şeyler başarmalıdır. Saygı görmek için güçlü görünmelidir. Kendine katlanabilmek için bile anlamlı hissetmelidir. Bu koşullar sağlanmadığında yaşanan şey basit bir mutsuzluk değildir. Daha derin bir sarsıntı ortaya çıkar: var olma meşruiyeti sorgulanır.
Bu sorgu çoğu zaman dile gelmez. Ama davranışlara sızar. Erteleme, kaçınma, donakalma gibi belirtilerle kendini gösterir.
“Böyle hissetmemem gerekiyor.”
Sorun hissin içeriği değildir. Sorun, hissin gayrimeşru ilan edilmesidir. İnsan üzgün olduğu için değil, üzgün olmayı kendine yakıştıramadığı için sıkışır. Duygular bastırılmaz; geçersiz kılınır. Ve geçersiz kılınan her duygu, başka bir biçimde geri döner.
–Meli, –malı kipinin hakim olduğu bir hayatta işlevler duyguların önüne geçer. Sevinç üretkenliğe bağlanır. Dinlenme verimlilikle gerekçelendirilir. İnsan kendi iç dünyasını bir yaşam alanı gibi değil, bakımı yapılması gereken bir sistem gibi algılar. Aksaklıklar hızla giderilmelidir. Duraksamalar tolere edilmez.
Bu yaklaşım düzen sağlar. Ama canlılık üretmez.
Felsefi düzlemde bu tablo, ödev ahlakının bağlamından koparılarak bireyin iç dünyasına taşınmasının sonucudur. Evrensel ilke arayışı, insanın tarihsel ve durumsal doğası göz ardı edildiğinde, etik bir çerçeve olmaktan çıkar; psikolojik bir baskıya dönüşür. Sorun ilkenin kendisinde değil, ilkenin insani bağlamdan soyutlanmasındadır. Çünkü insan evrensel değildir. Koşulludur. Kırılgandır.
Aristoteles’in pratik akıl kavramı bu nedenle daha gerçekçi bir zemine oturur. Doğru, soyut bir kural değildir; somut durumla kurulan bir ilişkidir. Ne yapması gerektiğini bilir; ama neden yaptığını hatırlamaz.
Belirsizlik bu yüzden tehdit edicidir. Çünkü kontrol kaybı anlamına gelir. –Meli, –malı ise sahte bir kontrol hissi sunar. Ne yapacağını bilen ama neden yaptığını sorgulamayan bir insan tipi üretir. Bu tip uyumludur, düzenlidir, başarılı görünebilir. Ama canlı değildir.
Burada kritik bir ayrım yapılmalıdır: gereklilik ile zorunluluk aynı şey değildir. Gereklilik yaşamı mümkün kılar. Zorunluluk yaşamı askıya alır. Çalışmak gereklidir. Ama sürekli üretken olmak zorunluluğu insanı tüketir. Dinlenmek gereklidir. Ama dinlenmeyi bile görev haline getirmek ruhsal esnekliği yok eder.
Sürekli doğru yaşama çabası, yaşamın kendisini silikleştirir. Depresyon çoğu zaman mutsuzluktan değil, hiç yaşanmamış ihtimallerin yasından doğar. Seçilmemiş yollar, ertelenmiş arzular, bastırılmış yönler içte bir ağırlık bırakır.
Çözüm tüm normları reddetmek değildir. Bu başka bir savunmadır. Asıl mesele –meli, –malı kipinden –seçiyorum, –yapabilirim kipine geçebilmektir.
Psikolojik sağlık kusursuz uyum değildir. İçsel tutarlılıktır. İnsan her zaman güçlü olmak zorunda değildir. Her zaman anlamlı hissetmek zorunda değildir. Her zaman doğru yaşamak zorunda değildir.
Hayat bir kontrol listesi değildir. Bir performans raporu hiç değildir. Yaşamak, denetlenmesi gereken bir süreç değil; tanıklık edilmesi gereken bir deneyimdir.
Ve belki de söylenmesi gereken en sade ama en zor cümle şudur:
İnsan, her zaman olması gerektiği gibi olmak zorunda değildir.
Bazen yalnızca olduğu gibi kalabilmesi, ruh sağlığı için yeterlidir.
-MELİ, -MALI: Hayatın Şartlılıkları
Bu makale 333 kere okunmuş.06 Şubat 2026, Cuma - 13:19



