olaygazetecilik @ hotmail.com


Sabah erken saatler. Şehir uyanıyor ama kimse dinlenmiş değil.
Bir kafede oturuyorum. Yan masada iki adam. Kırklı yaşlarda. Sesleri yaşlarından daha yorgun. Konu siyaset deniyor ama siyaset değil. Konu haklı çıkmak. Biri cümleyi bitirmeden diğeri giriyor. Kelimeler üst üste biniyor, anlam eziliyor. Kimse dinlemiyor; herkes sırasının kendisine gelmesini bekliyor.
Garson geliyor.
Siparişi alıyor.
Kimse susmuyor.
Garson gidiyor. Tartışma sürüyor. Hayat ilerliyor, masadaki iki adam ilerlemiyor. Aynı öfkenin etrafında dönüp duruyorlar. Bir an durup kendime bakıyorum. İçimde tanıdık bir huzursuzluk kıpırdıyor. Bu sahne bana yabancı değil.
Çünkü ben de o masada çok oturdum.
Sadece oturmadım; ses yükselttim.
Karşımdakinin cümlesini yarıda kestim.
Anlamaya çalışmadan cevap hazırladım.
Beni alkışlayanların yüzüne bakıp daha da sertleştim.
Bir keresinde, kendi tarafımdan birinin açık bir yanlışını gördüm. Sustum. Sustukça içim daraldı. Konuşursam yalnız kalacağımı biliyordum. Konuşmadım. O gün anladım: Bu ülkede insanı en çok yoran şey baskı değil; ait olduğu yerde yanlışla yan yana durmak.
Bu ülkede sorun fikirler değil. Sorun, fikrini savunurken ahlaken temize çıktığını sanmak. İtiraz ettiğin anda otomatik olarak “doğru tarafta” olduğunu düşünmek. Oysa çoğu zaman savunduğumuz şey fikir değil; kırılgan egomuz, sarsılan kimliğimiz, alkışı kaybetme korkumuz.
Bugün Türkiye’de insanlar düşünmüyor; savunma yapıyor. Savunma hali kalıcılaştıkça düşünce köreliyor. Sürekli savunmada olan bir zihin hakikate yaklaşamaz. Savunma ise konforludur. Konfor bu topraklarda en pahalıya patlayan alışkanlıktır.
İki taraf da farklı kelimelerle aynı hatalar işleniyor: Kendini haklı sayarken insanı harcamak.
Ali Ece’nin futbola dair söylediği o cümleyi burada ödünç almak istiyorum:
Bu memlekette oyun kurulmuyor, top şişiriliyor.
Uzun vadeli akıl yok; anlık refleks var. Bugün söylediğimizi yarın inkâr ediyoruz. Dün savunduğumuzu bugün hatırlamak istemiyoruz. Çünkü hatırlamak sorumluluk getirir. Biz sorumluluk değil, rahatlama istiyoruz.
Mesele yanlış kararlar değil; yanlış düşünme alışkanlıkları. Kararlar değişir. Alışkanlıklar kalır. Biz hatalarımızdan değil, hatalarımızı yapma biçimimizden utanmıyoruz. Bu yüzden aynı yanlışı her seferinde daha yüksek sesle, daha sert ifadelerle tekrar ediyoruz.
Şunu dürüstçe söylemek zorundayım:
Bu ülkede insanlar sandığımız kadar öfkeli değil.
Çok daha fazla yorgun.
Ekonomiden yorgun. Belirsizlikten yorgun. Gelecek fikrinden yorgun. Birbirinden yorgun. Ama yorgunluğunu kabul eden insan savunmasız kalır. Savunmasız kalmak bu ülkede pahalıdır. O yüzden yorgunluk bastırılır, yerine sertlik konur. Sertlik güçlü görünür. Oysa çoğu zaman güç değil, tükenmişliğin kamuflajıdır.
İnsanlar incindiklerini söylemiyor. Korktuklarını itiraf etmiyor. Yanıldıklarını kabul etmiyor. Çünkü bu üçü de zayıflık sayılıyor. Onun yerine bağırıyoruz. Hakaret ediyoruz. Etiketliyoruz. Linç ediyoruz. Sonra da şaşkın bir yüzle “neden bu kadar gerginiz?” diye soruyoruz. Sanki bu gerginliği kimse üretmiyormuş gibi.
Bugün bu ülkede konuşan insanlar değil; kimlikler. Herkes bir role sıkışmış durumda. O rolün dışına çıktığın an yalnız kalıyorsun. Alkış kesiliyor. Omuzlar dönüyor. Ben bunu yaşadım. Kendi mahallimde, yanlış bir cümleye itiraz ettiğimde yüzüme bakılmadı. Bir masada sustuğum için “çekingen” sayıldım. Başka bir yerde konuştuğum için “yerini şaşırmış” ilan edildim.
O an anladım: Bu ülkede doğruyu söylemenin bedeli çoğu zaman yanlış tarafta kalmak.
Kim neye ne kadar sert karşı, kim neyi hiç sorgulamıyor, kim neyi peşinen reddediyor… Bunlar ölçü oldu. İnanç insanı inceltmiyorsa; onu daha katı, daha kibirli, daha hoyrat yapıyorsa orada bir sorun vardır. Akıl tevazu ile birleşmiyorsa kibre dönüşür. Bu da başka bir körlük türüdür.
Kimlik büyüdükçe vicdan küçülüyor. Çünkü vicdan yalnız kalmayı göze alır. Kimlik ise kalabalık ister. Kalabalık insanı güçlü hissettirir ama adil yapmaz.
Bu ülkede kimse gerçekten dinlemiyor. Herkes sırasını bekliyor. Dinlemek, cevabı düşünmeden durabilmektir. Biz duramıyoruz. Çünkü durursak içimizdeki gürültüyle karşılaşacağız. Ve o gürültü sandığımız kadar temiz değil.
Dinlemek tehlikelidir. Çünkü dinlersen fikrin değişebilir. Fikrin değişirse mahallende sorun yaşarsın. Alkış kaybedersin. Güvenli alanın çatlar. O yüzden herkes konuşuyor. O yüzden herkes haklı. O yüzden kimse adil değil.
Adalet, dinleme işidir.
Biz dinlemeyi bıraktık.
Bugün cesaret yanlış tanımlanıyor. Cesaret yüksek sesle konuşmak değil. Cesaret gerektiğinde susmak. Kendi tarafının yanlışını savunmamak. Alkışsız kalabilmek. Bu ülkede asıl cesaret budur.
Bu ülkenin daha fazla kanaat önderine ihtiyacı yok. Daha fazla bağıran, daha fazla bilen, daha fazla konuşan insana da ihtiyacı yok. Bu ülkenin daha fazla karakter sahibi insana ihtiyacı var.
Yanıldığını söyleyebilenlere.
Fikrini revize edebilenlere.
Haklı olmayı değil, doğru olmayı seçebilenlere.
Biz böyle devam edersek ekranlarımız daha parlak, cümlelerimiz daha sert olacak. Ama sofralarımız daha sessiz, ilişkilerimiz daha kırılgan. Çok konuşacağız. Çok yazacağız. Çok paylaşacağız. Ama birbirimize yaklaşamayacağız.
Çünkü en zor şeyi yapmıyoruz.
Kendimizle yüzleşmiyoruz.
Ve bunu yapmadıkça, bu ülkede kimse masum değil.