Toplumsal düzen, bireyden öncelikle uyum talep eder. Bu talep çoğu zaman makul gerekçelere yaslanır: birlikte yaşamak, kurallara uymak, çatışmaları yönetilebilir sınırlar içinde tutmak. Psikiyatri de uzun yıllar bu bakışı desteklemiş, çevresel taleplere yanıt verebilme kapasitesini ruhsal sağlığın önemli bir göstergesi olarak kabul etmiştir. Uyumlu birey; çalışan, sorumluluklarını yerine getiren, kriz çıkarmayan bireydir. Klinik literatürde bu profil genellikle “iyi işlevsellik” başlığı altında değerlendirilir.
Ancak sahadaki klinik gerçeklik, bu şemayı giderek daha fazla zorlamaktadır. Bugün polikliniklere başvuran, sosyal açıdan uyumlu, mesleki olarak üretken, aile ilişkileri görünürde sorunsuz bireylerin önemli bir kısmı ortak bir yakınma dile getirmektedir: “Bir sorun yok ama iyi de değilim.” Bu ifade, tanı koydurmaz; fakat çağımızın ruhsal iklimini berrak biçimde ele verir. Sorun yoktur, çünkü sistem çalışmaktadır. İyilik yoktur, çünkü yaşantının kendisi içten içe boşalmıştır.
Uyum gerçekten sağlıklılıkla eş anlamlı mıdır, yoksa yalnızca düzenin sürdürülebilirliğini mi garanti eder?
Klinik açıdan bakıldığında uyum, her zaman olgunluk belirtisi değildir. Çoğu zaman bir dizi savunma mekanizmasının işleyişine dayanır. Birey, dış dünyayla yaşaması muhtemel çatışmaları azaltmak adına bazı düşüncelerini ifade etmez, bazı duygularını bastırır, bazı taleplerinden vazgeçer. Bu süreç kısa vadede işlevseldir. Kişi işini kaybetmez, ilişkileri dağılmaz, toplumsal statüsünü korur. Ancak bu bedel, çoğu zaman ruhsal alanda tahsil edilir.
Psikanalitik kuramın erken dönemden beri işaret ettiği temel bir gerçek vardır: Bastırılan içerikler ortadan kalkmaz; yalnızca biçim değiştirir. Bugün klinik pratikte sıkça karşılaştığımız yaygın yorgunluk hali, açıklanamayan huzursuzluk, anlamsızlık duygusu ve bedensel yakınmaların önemli bir bölümü, tekil travmalardan ziyade uzun süreli uyumlanma süreçlerinin ürünüdür. Birey, yıllar boyunca “idare ederek”, “sorun çıkarmayarak”, “uyum sağlayarak” yaşamış; fakat bu süreçte kendi içsel referanslarını giderek kaybetmiştir.
Toplum bu durumu çoğu zaman başarı olarak kodlar. Dayanıklılık, esneklik, her koşula adapte olabilme becerisi yüceltilir. Oysa klinik deneyim, bu kavramların dikkatle ele alınması gerektiğini göstermektedir. Travmatik koşullara hızla uyum sağlayan bazı bireylerde belirgin bir duygusal düzleşme geliştiği gözlemlenir. Haz alma kapasitesi azalır, içsel canlılık kaybolur. Bu durum çoğu zaman iyileşme olarak yorumlanır; oysa gerçekte olan şey, ruhsal sistemin kendini kapatmasıdır.
Aşırı uyumlanma, benliğin erozyonuna yol açar. İlk aşamada değerler esnekleşir. “Şimdilik böyle olsun” denilen ödünler kalıcı tutumlara dönüşür. Ardından duygusal alan daralır. Çatışmadan kaçınma, dışarıdan olgunluk gibi görünür; fakat içeride bastırılmış öfke ve hayal kırıklığı birikir. Son aşamada ise kimlik duygusunda silikleşme ortaya çıkar. Birey artık ne istediğini değil, neyin beklendiğini merkeze alarak karar verir.
Bu noktada sık yapılan bir hata, uyumu bütünüyle reddetmenin özgürlük anlamına geldiğini düşünmektir. Klinik açıdan bu da sorunlu bir uçtur. Uyum yoksunluğu; paranoid yapılanmaların, katı benlik örgütlenmelerinin ve kronik çatışmanın zeminini oluşturur. Dolayısıyla mesele, uyum ile uyumsuzluk arasında basit bir karşıtlık değildir. Asıl mesele, uyumun benliği koruyup korumadığıdır.
Sağlıklı uyum, bireyin içsel sürekliliğini muhafaza ederek çevreyle ilişki kurabilmesidir. Psikolojik olgunluk, her talebe yanıt vermek değil; hangi taleplerin içselleştirilemeyeceğini ayırt edebilmektir. Bu ayrım, modern yaşamda giderek zorlaşmaktadır. Sürekli performans talep eden, sınır tanımayan, bireyi her an erişilebilir olmaya zorlayan bir toplumsal yapı içinde “hayır” diyebilmek ciddi bir ruhsal kapasite gerektirir.
Günümüzde yaygınlaşan tükenmişlik sendromu, kronik kaygı bozuklukları ve anlamsızlık hissi, yalnızca bireysel kırılganlıklarla açıklanamaz. Bu tablo, uyumun sorgulanmadan yüceltilmesinin toplumsal bir sonucudur. Birey, hayatta kalmak adına kendisinden vazgeçtiğinde geriye çoğu zaman işleyen, fakat içsel olarak yoksullaşmış bir benlik kalır. Dışarıdan bakıldığında sorun yoktur; içeride ise bir çöküş sürmektedir.
Psikiyatri, bu noktada kritik bir sorumluluk taşır. Ruh sağlığını yalnızca işlevsellik üzerinden tanımlamak, bireyi düzenin bir parçası haline getirmekten öteye gitmez. Oysa ruhsal iyilik hali, uyumun derecesiyle değil; uyum sürecinde korunanlarla değerlendirilmelidir. Kişi neyi feda etmeden yaşayabiliyor? Hangi sınırları aşmadan uyum sağlıyor? Bu sorular sorulmadığında psikiyatri, istemeden de olsa yalnızca düzenin devamlılığına hizmet eder.
Belki de en zor olan, başkalarına katlanmak değil; kendine katlanabilmektir. Çünkü kendine katlanmak, bastırdıklarınla, ertelediklerinle, susturduklarınla yüzleşmeyi gerektirir. Uyum, bu yüzleşmeyi geciktirir; bazen de tamamen engeller. O yüzden iyi uyum gösteren insanlar bu kadar yorgundur. Sürekli kendilerini taşımakta, ama nereye gittiklerini bilmemektedirler.
Ruh sağlığı, uyumun kutsanmasıyla değil; uyumun sınırlarının çizilmesiyle korunur. Psikiyatrinin asıl görevi, bireyi dünyaya bütünüyle alıştırmak değil; dünya ile sürdürülebilir bir mesafe kurmasına yardımcı olmaktır. Bu mesafe kaybolduğunda, geriye yalnızca iyi uyum sağlamış ama kendisini yitirmiş insanlar kalır.



