Bazı tarihler vardır ki, yalnızca takvimde değil, insanın bilincinde yer eder.
29 Ekim böyledir.
Bir gün değil; bir karar, bir kelamdır.
Bir milletin “kader” denen zinciri kırıp “irade”yi seçtiği andır.
Cumhuriyet, sadece bir yönetim biçimi değil; insanın kendi aklına güvenme cesaretidir.
Ve o cesaret, hala bu toprakların en taze, en diri damarında atıyor.
Bugün, bu bayramı sadece kutlamamalı; yeniden anlamalıyız.
Çünkü her çağ, kendi Cumhuriyet sınavını verir.
Her nesil, “Ben kimim, kim olmalıyım?” sorusunu yeniden sormak zorundadır.
Cumhuriyet’i korumak, onu kutsal bir vitrine yerleştirmek değil; onu yaşayan, soluyan, gelişen bir organizma gibi güncellemekle mümkündür.
Atatürk Cumhuriyeti bir anı değil; bir eylem biçimidir.
Ve eylem, düşünceden doğar.
Cumhuriyet bir fikirdir.
Ama her fikir gibi, önce yalnızdı.
Bir avuç aklın, bir millete inanma hikayesidir bu.
O fikir, cephelerden değil, zihinlerden yükseldi:
“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.”
Atatürk, bir askerden çok, bir zihin mimarıydı.
Osmanlı’nın son döneminde yenilen yalnızca ordular değildi; akıl da yenilmişti.
Yorgun bir zihin, yorgun bir imparatorlukla birlikte çöküyordu.
İşte o karanlığın içinde bir fikir doğdu:
İnsanı yeniden tanımlamak.
“Kulu” yurttaşa dönüştürmek.
İtaati değil, iradeyi kutsamak.
Cumhuriyet bu yüzden sadece bir siyasal sistem değil; bir zihniyet inkılabıdır.
Atatürk’ün devrimi, mermiyle değil, kavramla yapılmıştır.
Bu yüzden “laiklik”, “egemenlik”, “halkçılık”, “eşit yurttaşlık” gibi kavramlar birer politik argüman değil; insan onurunun yeni harfleridir.
O harfler, bir medeniyetin yeni alfabesini yazdı.
Atatürk’ün Cumhuriyeti üç sütun üzerine kurulmuştur:
Akıl, bilim, vicdan.
Bu üçü, birbirinden ayrıldığında sistem çürür.
Sadece akıl olursa vicdan ölür; sadece vicdan olursa bilim susar.
O yüzden Cumhuriyet, akılla vicdanın dengesidir.
Cumhuriyet, “aklın secdeye vardığı ama vicdanın ayağa kalktığı” yerdir.
Atatürk bu yüzden, “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir” derken yalnızca bir çağrıda bulunmuyordu; aynı zamanda bir ahlak tanımı yapıyordu.
Çünkü bilimin olmadığı yerde inanç hurafeye, aklın olmadığı yerde güç zulme dönüşür.
Ve o, insanı bu ikisinin arasında özgür bırakmak istiyordu.
Bugün, Cumhuriyet’in yüz ikinci yılında en çok bu üç değeri yeniden hatırlamamız gerekiyor.
Zira dünya hızla değişiyor; ama insanın temel soruları aynı kalıyor:
Ne biliyorum?
Neye inanıyorum?
Ne için yaşıyorum?
Bu soruların cevabı, Cumhuriyet’in özünde gizli:
Kendin için düşün, başkası için yaşa.
Yüz yıl önce, bu topraklarda kadınların sadece %5’i okuma yazma biliyordu.
Bugün bu oran %98’e ulaştı.
1923’te ortalama yaşam süresi 40’tı; bugün 78.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında 10 üniversite öğrencisi bile yoktu; bugün 8 milyon genç yükseköğrenim görüyor.
Evet, eksiklerimiz var; ama her istatistik, bir zihniyet devriminin sessiz tanığıdır.
Bu ülkenin ilk kadın pilotu Sabiha Gökçen, ilk kadın milletvekilleri, ilk kadın öğretmenleri, hepsi aynı devrimin çocuklarıdır.
Onlar, Atatürk’ün sadece sözünü değil, özünü anlamışlardı:
Kadın özgür değilse, millet bağımsız değildir.
Cumhuriyet, “insanın insana kul olamayacağı” fikrini kanunlaştırdı.
Bugün hala bu fikir için mücadele ediyoruz. Ama mücadele varsa, umut da vardır.
Çünkü Cumhuriyet, mücadelenin adıdır.
Atatürk bir komutan değil, bir medeniyet mühendisi idi.
Onun yöntemi ne salt akılcılıktı, ne de kuru bir idealizm.
O, pragmatik bir realistti:
Hayal kurdu, ama her hayalini ölçtü.
“Çağdaş uygarlık” hedefi soyut değildi; ekonomik planlar, sanayi haritaları, eğitim seferberlikleriyle ete kemiğe bürünmüştü.
O, ütopyayı somutlaştırdı.
Bu yüzden, Atatürk’ü anlamak bir tarih bilgisi değil, bir yöntem bilgisi meselesidir.
Atatürk gibi düşünmek, bir meseleyi hem akılla hem vicdanla çözmeye çalışmaktır.
Onu sevmek kolay; ama onu anlamak emek ister.
Çünkü o, kolay bir lider değil, zor bir aynadır.
İnsana kendisini gösterir.
Ve çoğu insan, o aynaya bakmaktan korkar.
Birinci yüzyıl hayatta kalma mücadelesiydi.
İkinci yüzyıl ise varlık nedenini yeniden tanımlama çağı olacak.
Bugün Türkiye’nin önünde yeni meydan okumalar var:
Yapay zeka çağında insan nasıl insan kalacak?
Bilgi çağında, bilincin değeri nasıl korunacak?
İklim krizi, adalet krizi, gelir uçurumu…
Cumhuriyet, bu yeni çağda sadece “devletin biçimi” değil, “insanın sorumluluğu” haline gelmeli.
Artık sorumluluk devletten halka, halktan bireye indi.
Bugün Cumhuriyet’i yaşatmak, kod yazan bir gencin, çevreyi koruyan bir çiftçinin, adaleti savunan bir hakimin, düşünce üreten bir akademisyenin işidir.
Cumhuriyet’in geleceği, artık “kurtarıcılar”da değil, “katılımcılar”dadır.
Atatürk’ün bize bıraktığı en büyük miras, kurtarıcı değil, düşünür olma cesaretidir.
Çünkü kurtarıcılar ölür; ama düşünenler yaşar.
Cumhuriyet’in geleceği, iki kelimede saklı: Eğitim ve adalet.
Eğitim aklı özgürleştirir, adalet vicdanı korur.
Eğer biri eksikse, Cumhuriyet bir kanadını kaybeder.
Bugün, bu iki alanın kalitesi doğrudan demokrasinin kalitesini belirliyor.
Bir ülkenin geleceği, sınav sisteminde değil; sorgulama sisteminde yatar.
Bir ülke, hakimlerinin cesareti, öğretmenlerinin vicdanı kadar Cumhuriyet’tir.
Bu yüzden Atatürk’ün “Öğretmenler, yeni nesil sizin eseriniz olacaktır” sözü, bir temenni değil, bir stratejidir.
Cumhuriyet, yalnızca aklın değil, vicdanın da rejimidir.
Zorla değil, inanarak bağlanılır.
Bu yüzden o, hiçbir zaman otoriter bir sistem olmadı; tam tersine, özgürlüğün terbiyesini öğretti.
“Cumhuriyet fazilettir” sözü, aslında bunun özüdür.
Fazilet, dışarıdan verilen bir emir değil, içeriden yükselen bir sestir.
İşte o ses, bir milletin ruhudur.
Bugün biz o sesi duymakta zorlanıyoruz; çünkü gürültü çok.
Ama Cumhuriyet, sessizliğin içinde yankılanan bir düşüncedir:
Korkmadan yaşamak, özgürce düşünmek, sorumlu davranmak.
Yani insan kalmak.
Cüneyd-i Bağdadi’ye sormuşlar:
“Efendim, insan nasıl özgür olur?”
O da demiş ki: “Kendisini yöneten nefsinden kurtulduğunda.”
Cumhuriyet de tam olarak budur.
Kendi içimizdeki küçük tiranlara karşı verilen bir mücadele.
Öfkenin, bencilliğin, korkunun tahakkümünden kurtulmak.
Bir ülke, insanın içindeki Cumhuriyet kadar özgürdür.
Atatürk’ün devrimleri dışsal bir inkılap değil; içsel bir uyanıştır.
Harf Devrimi yalnızca alfabenin değişimi değil, zihnin formatlanmasıydı.
Laiklik yalnızca din-devlet ayrımı değil, korkudan inanca geçişti.
Kadın hakları yalnızca hukuki eşitlik değil, toplumsal vicdanın olgunlaşmasıydı.
Cumhuriyet, önce içeride başlar; sonra dışarıya yayılır.
Yani Cumhuriyet, bir medeniyet biçimi değil, bir olgunluk seviyesidir.
Cumhuriyet, bir aynadır.
Bakmasını bilen için, kendi yüzünü değil, kendi sorumluluğunu gösterir.
Bazıları o aynada “devleti” görür; bazıları “milleti”.
Ama aslında o aynada görülen şey, insanın kendi vicdanıdır.
Atatürk bu aynayı bize tuttu ve dedi ki:
“Artık kendi yüzüne bak.”
O yüz, bazen yorgun, bazen korkak, bazen umutlu görünür.
Ama önemli olan, o aynaya bakmaya cesaret etmektir.
Cumhuriyet’i yaşatmak, işte bu cesaretle mümkündür.
Kendini görmek, hatasını fark etmek, düzeltmeye çalışmak.
Yani olgunlaşmak.
Cumhuriyet, milletin olgunluk sınavıdır.
Cumhuriyet 1923’te ilan edildi, evet.
Ama asıl ilanı, her bireyin kendi aklını kullanmaya başladığı gün yapılır.
Cumhuriyet, bir tören değil, bir bilinçtir.
29 Ekim, bir geçmiş değil, bir sözleşmedir:
İnsanın insanı değil, aklın aklı yönetmesi için verilmiş bir söz.
Bugün, bir genç “Ben daha iyi bir ülke istiyorum” diyorsa; bir kadın “Benim de sözüm var” diyorsa;
bir yurttaş “Ben susmayacağım” diyorsa Cumhuriyet hala yaşıyor demektir.
Atatürk bize yalnızca bir devlet değil, bir duruş bıraktı.
O duruşun adı, aklın cesaretidir.
Cumhuriyet’i yaşatmak, Atatürk’ü anmakla değil, Atatürk gibi akletmekle mümkündür.
Cumhuriyet, bir marş değildir.
Bir bilinç halidir.
Ve o bilinç, yaşadığı sürece bu topraklar özgür kalır.
29 Ekim kutlu olsun.
Ama daha önemlisi: 29 Ekim yaşasın.
Her gün, her düşüncede, her vicdanda.
Cumhuriyet yaşasın.



