"Bir insanı “bir memleketi sever gibi” sevince, onun ördüğü en ufak bir duvar bile insana gurbet gibi gelir!"
Mesut Özbek
İnsan hayatındaki en güçlü bağların önemli bir kısmı mantıkla açıklanamaz.
Neden bazı şehirler bize diğerlerinden daha yakın gelir?
Neden yıllarca gitmediğimiz bir sokağın adını duyduğumuzda içimizde bir şey kıpırdar?
Neden çocukluğumuzun geçtiği mahallenin artık yerinde olmayan bir bakkalını, yıllar önce kesilmiş bir ağacı ya da çoktan yıkılmış bir apartmanı özleriz?
Çünkü insan yalnızca mekanlarda yaşamaz.
Anlamların içinde yaşar.
Bir yer, ancak hayatımızdan bir parçayı içine aldığında memlekete dönüşür.
Bu yüzden memleket dediğimiz şey aslında haritadaki bir nokta değildir. Birikmiş duyguların, yaşanmış zamanların ve unutulamayan izlerin toplamıdır.
Belki de sevginin en derin tarafı burada saklıdır.
Biz çoğu zaman bir insanı sevdiğimizi düşünürüz. Oysa zamanla onunla birlikte kurduğumuz dünyaya bağlanırız.
Birlikte içilen çayın tadına...
Yağmurlu bir günde paylaşılan sessizliğe...
Aynı manzaraya farklı gözlerle bakabilme rahatlığına...
İnsan bazen bir kişiyi değil, onun yanında ortaya çıkan kendisini sever.
Bu yüzden bazı karşılaşmalar sıradan bir tanışıklık olarak kalırken, bazıları hayatımızın coğrafyasını değiştirir.
Bir insan gelir ve zihnimizde yeni bir bölge açılır.
Daha önce bilmediğimiz duyguların adı konur.
Yeni yollar oluşur.
Yeni iklimler başlar.
Sonra fark etmeden o kişi, hayatımızın iç haritasında bir yere yerleşir.
İlişkilerin karmaşıklığı da tam burada başlar.
Çünkü insan sevdiği kişiye yaklaştıkça yalnızca mutluluk yaşamaz.
Korkular da büyür.
Kaybetme korkusu...
Yetersiz kalma korkusu...
Yerini başka birine bırakma korkusu...
Fakat dikkatli bakıldığında bu korkuların tamamı sevgiden doğmaz.
Bir kısmı insanın kendi kırılganlığından kaynaklanır.
Psikolojinin uzun yıllardır gösterdiği bir gerçek vardır:
İnsan, terk edilmekten önce değersizleşmekten korkar.
Çünkü reddedilmek çoğu zaman yalnız kalmak anlamına gelmez.
Kendi hakkımızdaki hikayenin sarsılması anlamına gelir.
Bu nedenle birçok ayrılıkta canımızı yakan şey karşı tarafın gidişi değil, onun gidişiyle birlikte yıkılan anlamlardır.
Oysa olgun sevgi, karşımızdaki insanı hayatımızdaki boşlukları dolduracak bir araç gibi görmekten vazgeçtiğimiz yerde başlar.
Bir insanın varlığı elbette hayatımıza güzellik katabilir.
Ama hiçbir insan, başka bir insanın eksik taraflarını bütünüyle tamamlayamaz.
Bunu beklemek hem gerçekçi değildir hem de ağır bir yük oluşturur.
Belki de bu yüzden en sağlıklı ilişkiler, iki yarımın birleşmesinden değil; iki ayrı bütünün buluşmasından doğar.
Çünkü sevgi, eksikliklerin pazarı değildir.
Karşılaşmanın sanatıdır.
Bugün birçok insan ilişki kurarken farkında olmadan bir proje yöneticisi gibi davranıyor.
Karşısındaki insanı tanımaktan çok şekillendirmeye çalışıyor.
Onun hangi özelliklerinin değişmesi gerektiğine karar veriyor.
Nasıl konuşması gerektiğini...
Nasıl düşünmesi gerektiğini...
Nasıl davranması gerektiğini...
Fakat burada gözden kaçan önemli bir nokta var.
İnsanlar gelişebilir.
Olgunlaşabilir.
Dönüşebilir.
Ama bu süreç dışarıdan verilen emirlerle değil, içeriden gelen farkındalıklarla gerçekleşir.
Bir çiçeğin açmasını sağlayabilirsiniz.
Toprağını hazırlayabilirsiniz.
Suyunu verebilirsiniz.
Ama tomurcuğu zorla açamazsınız.
Açmaya çalışırsanız çiçeği koparırsınız.
İlişkilerdeki birçok hayal kırıklığının temelinde de bu sabırsızlık yatıyor.
Sevgi ile müdahale arasındaki sınır bazen görünmez hale geliyor.
Oysa insan kendisini en çok olduğu gibi kabul edildiği yerde açar.
Bu kabul, kusurları görmezden gelmek değildir.
Kusurlarla birlikte insanı görebilmektir.
Bir memleketi sevmenin de böyle bir tarafı vardır.
Hiçbir memleket kusursuz değildir.
Her şehrin eksikleri vardır.
Trafiği vardır.
Yorgun sokakları vardır.
İnsanı kızdıran tarafları vardır.
Ama bütün bunlar aidiyet duygusunu ortadan kaldırmaz.
Çünkü aidiyet, mükemmellikten değil; tanışıklıktan doğar.
İnsan bildiği yerlere bağlanır.
Yolunu kaybetmeyeceğini hissettiği yerlere...
Kendisini açıklamak zorunda kalmadığı yerlere...
Yargılanmadan var olabildiği yerlere...
Belki de sevdiğimiz insanlarda aradığımız şey budur.
Bir sığınak değil.
Bir tanışıklık hissi.
Bir yandan özgür olmak istiyoruz.
Kendi kararlarımızı vermek...
Kendi yolumuzu çizmek...
Kendi hayatımızın sahibi olmak...
Diğer yandan ait olmayı da arzuluyoruz.
Bir sesin bizi beklediğini bilmek...
Bir kapının bize açık olduğunu hissetmek...
Bir kalpte yerimizin olduğunu görmek...
İnsan ruhu bu iki ihtiyaç arasında gidip geliyor.
Ne bütünüyle yalnız yaşayabiliyor ne de bütünüyle başkasının içinde eriyebiliyor.
Bu nedenle olgun sevgi, özgürlükten vazgeçmek değildir.
Özgürlüğün tehdit altında olmadığı bir yakınlık kurabilmektir.
Aynı gökyüzüne bakarken birbirinin ufkunu karartmamaktır.
Aynı yolda yürürken birbirinin yürüyüşünü belirlemeye kalkmamaktır.
Belki de sevginin en zor tarafı budur.
Yakın olmakla yapışmak arasındaki farkı koruyabilmek.
Çünkü mesafe her zaman uzaklık değildir.
Bazen ilişkinin nefesidir.
Bazı insanlar hayatımıza büyük sözlerle girer.
Gürültülü vaatlerle...
Gösterişli cümlelerle...
Ama zaman geçince iz bırakmadan kaybolurlar.
Bazıları ise sessizce gelir.
Bir sonbahar akşamında içilen kahve gibi.
Bir tren garında edilen kısa bir sohbet gibi.
Yıllar sonra bile unutulmazlar.
Çünkü insanı etkileyen şey çoğu zaman olayların büyüklüğü değil, bıraktıkları histir.
Bu yüzden bazı insanlar hayatımızdan çıksa bile içimizde yaşamaya devam eder.
Onları her gün düşünmeyiz.
Belki isimlerini bile daha az anarız.
Ama bir şarkı duyduğumuzda...
Bir sokaktan geçtiğimizde...
Bir kokuya rastladığımızda...
İçimizde sessizce belirirler.
Çünkü onlar artık yalnızca bir insan değildir.
Hayat hikayemizin bir bölgesine dönüşmüşlerdir.
İnsan bazı şehirlerden taşınabilir.
Bazı evlerin kapısını son kez kapatabilir.
Bazı yolları bir daha yürümeyebilir.
Ama iç dünyasında yer etmiş memleketleri tamamen silemez.
Sevginin en olgun biçimi de belki budur.
Karşımızdaki insanı fethedilecek bir alan olarak değil, keşfedilecek bir dünya olarak görebilmek.
Onun hayatına girmeye çalışırken hayatının sahibi olmaya kalkışmamak.
Yakınlaşırken sınırları yok etmemek.
Bağ kurarken özgürlüğü boğmamak.
Çünkü insan bazen bir kişiyi değil, onun yanında bulduğu iklimi sever.
Kendisi olabildiği o huzuru...
Savunmaya geçme ihtiyacı duymadığı o güveni...
Yabancı hissetmediği o iç coğrafyayı...
Ve bazı insanlar, tam da bu yüzden kalbimizde bir memleket gibi kalırlar.
Uzaklaşsalar da...
Değişseler de...
Hayat başka yönlere aksa da...
Çünkü insan bazı memleketlerden ayrılabilir.
Ama onları bütünüyle terk edemez.



